• ŞİİRLER

    ORTADOĞU’DA KARAGÖZ OYUNU

    Şu Uygar Batı(?) meğer ne nesilmiş,
    Çıkar hırsından kaskatı kesilmiş…

    Eski dostlukları kenara attı;
    Karagöz Oyunu ’na meyil etti:

    Silahının gölgesini gösterdi,
    Kuklalarla bayrağını astırdı:

    Hep uyduruk gerekçeler üretti;
    İşgal için ayağına yer etti.

    Teröriste kaş- gözle işmar etti;
    Terör estirip toz- dumana kattı…

    Hep zengin kaynakları hedef seçti,
    “Terör!” diye diye işgale geçti…

    Irak, Suriye zincirde son halka;
    Kim bakar ki bunca perişan halka?

    Kiminin namusu beş para olmuş;
    Kimisi de öz yurdundan kovulmuş…

    Yaşlı, kadın, çocuk sersefil olmuş;
    Milyonlar yaz ve kış çadırda kalmış…

    Ölü ve yaralı haddini aşmış,
    Rezalet boyutu sınırı taşmış…

    Kimisi göç edip hanından olmuş,
    Kimi de direnip canından olmuş…

    Hasta ve yaralı ilaç peşinde;
    Terör estirenler kendi işinde…

    Kayıp hesabını kimse vermiyor;
    İsimsiz mezarı kimse sormuyor…

    Koca kâşaneler olmuş hep viran,
    Enkaza enkazlar eklenir her an…

    Her bir zalim, koca bir patron bulmuş;
    Ne olmuşsa zaten fakire olmuş…

    Esad, halka varil bombası atar;
    Hastaneler bile enkaza batar…

    Rusya, İran, Esad’a hami olmuş;
    O, gaz atmada bile serbest kalmış…

    İran Hizbullah’ı dumanlı safta;
    İslam Dünyası’nda bir Şii yafta…

    Guta’ın tek suçu Sünni olması;
    Şia çemberinde esir kalması…

    Birleşmiş Milletler çare arıyor,
    Alınan her karar bir bir eriyor…

    “Veto” denen o baş belası etki,
    Sahibine sunar sınırsız yetki…

    Prosedür içinde zorbalık yasal(?)
    Meğer “Hak” denen şey olmuş bir “masal”…

    Şu kocaman Dünya, bir küçük Guta;
    Mert yok ki namerdin elini tuta…

    Rusya, fili fareye boğduruyor;
    Bulutsuz gökten dolu yağdırıyor…

    Amerika zevkle çıkar aşırır,
    Hakkı ve hukuku çöpe devşirir…

    Vekâlet savaşı zengine çare;
    Ona tatlı sözle kanar biçare(!)…

    Kürtlerle bin yıl ortak sofra kurduk;
    Aynı pilava kaşıkları vurduk…

    Mazimizde ayrı gayrımız yoktu,
    İkiliği araya düşman soktu…

    Zavallıyı hayal ile kandırdı,
    Bela açıp, ocakları söndürdü…

    Terörde bir gaye de kin üretmek;
    Kardeşi kardeşe düşman yaratmak…

    Batı mülteciye sahip çıkmadı,
    Göçmene insan gözüyle bakmadı…

    Sığınana kucak açan biz olduk,
    Kendi lokmamızı ikiye böldük…

    Yaklaşık dört milyon mülteci geldi,
    Çadır da olsa sığınak yer buldu…

    Avrupa bize yardım sözü verdi,
    Paraya gelince ipe un serdi…

    Sınırımız dolu terör yuvası;
    Dillerinde hep özgürlük(?) havası…

    Bizi yormak için usta bir oyun;
    Damarından girmiş serseri “Toy ”un…

    Meğer bize bizden başka dost yokmuş!
    Bunca dost başını hep kuma sokmuş…

    İş başa düşünce giydik postalı,
    Âleme gösterdik Hilal’i, Al’ı…

    Meğer Afrin olmuş ikinci Kandil;
    Kumar masasında açık iskambil.

    Toprak altında yüzlerce tünel var;
    Her yere yayılmış tıpkı bir damar…

    Muhkem koruganlık, tepeler burçlu;
    Hainler bu aklı Batı’ya borçlu…

    O sefil(!) canda bu teknik ve para;
    Belli ki ona güç vermiş maskara(?)…

    Onlara yön veren akıl babası,
    Tüneller çökünce tutturdu yası…

    Yalan ve iftira gırla gidiyor;
    Ona gizli, açık yardım ediyor…

    Dertleri bizi hep külfetsiz yenmek;
    Dikensiz bir gül bahçesine konmak…

    Hasta Adam sandılar onlar bizi;
    Oysa durur yüzünde tokat izi…

    Unuttular Osmanlı evladını;
    Bu gidişle yiyecek tokadını…

    Nihayet Afrin’de hapı yuttular;
    Saçtıkları o ölümü tattılar…

    Batı desteğiyle savaş açtılar;
    Zorda kuyruğu kıstırıp kaçtılar…

    Batı’nın masrafı hep boşa gitti;
    Herkül sandıkları onları sattı:

    Onlar nefesini Rakka’da aldı;
    Arkada bir dolu mühimmat kaldı.

    Yalan yaygaraya kimse kanmadı;
    Sözlerine çocuk da inanmadı…

    Sakinleri bizi bağrına bastı;
    Oradan kaçana halkı kin kustu…

    Sahte bayrağını ahali yaktı;
    Bayrağımızı da gönlere dikti…

    Ahali toplanıp zılgıt çektiler;
    Nefes alıp esenliğe çıktılar…

    Kaçarken hainler mayın bıraktı,
    Kimisi patladı, canları yaktı…

    O sinsi tuzağı asker temizler,
    Çaresizler onu hayretle izler…

    Yurdundan göçenler evine döner,
    Vatan yapmak için yuvaya konar…

    Türk’ün yardımıyla göç geri döndü,
    Bölgeyi yakan ateş artık söndü…

    Halkına A’dan Z’ye yardım başladı,
    Perişanlık git gide yavaşladı…

    İmdat beklemede o masum, cansız;
    Perişan manzaraya Batı fransız…

    Vicdanları bir kenara koymuşlar,
    Silah satıp bol paraya doymuşlar…

    Cebinde bulunur demetle para,
    Fakire yardımda olur fukara…

    Kuklanın gölgesi perdeden düştü;
    Hayal oyunundan kafalar şişti…

    Seyirci oyuna bigâne kaldı,
    Karagöz oyunu artık son buldu…

    5 Nisan,2018-Bursa
    Ömer SEVİŞ

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    İlk Osmanlı Diyar’ına Ziyaret

    Tarihi özlemle ettik hareket,
    Osmanlı beldeyi kıldık ziyaret…

    Mevsimin zümrüdü ayrı bir nimet,
    Bahar da her taraf tıpkı bir Cennet.

    Bursa, Yenişehir, Bilecik derken;
    Birinci durağa varmıştık erken:

    Kimi arabayla, kimi de yaya;
    Bir dünya hayranı gelmiş oraya.

    Epey yüksek bir tepenin zirvesi;
    Üstünde de Edebali Türbesi…

    Yedi asır önce buraya gelmiş,
    Zamana münasip yerini bulmuş…

    Türkistan erenlerinden feyz almış,
    Asırlar sürecek ününü salmış…

    Civardaki Beyler ona kul olmuş;
    Cümle insan koşup dergâha gelmiş…

    Ondan feyz alan kıvamını bulmuş,
    Onun düsturunu pusula bilmiş…

    Mal Hatun adında bir kızı olmuş;
    Onunla izdivaç Osman’ı bulmuş…

    Osman Bey çetin bir imtihan vermiş;
    Mal Hatun’u alıp murada ermiş…

    Bu genç çiftin mutlu yuvası olmuş,
    Az zaman sonra Osmanlı kurulmuş…

    Altı asırlık çınarın fidanı,
    Büyüdü, serpildi, örttü her yanı…

    Edebali artık tamamlar ömrün;
    Sade türbesine eylerler defin…

    Yanında bulunur geniş çevresi,
    Kendi ışık, onlar da pervanesi…

    Büyük hizmetleri yitmemiş Hak’ta;
    Çevreyle birlikte hala ayakta…

    Mazi gergefinde kumaş dokuduk,
    Kabri dolaşıp Fatiha okuduk…

    Oradan Osmanlı Eyvana vardık,
    Cümle Padişaha selama durduk:

    Sultan portreleri sırayla konmuş,
    Gören ziyaretçi bir anda donmuş…

    Mazi ihtişamı dolmuş da taşmış,
    Osmanlının gücü zamanı aşmış…

    Onlar bu evrenin çoğunu almış,
    Karşıda duranlar saf dışı kalmış…

    Başka bir ziyaret vardı sırada,
    Bu aziz beldeye etmiştik veda…

    Oradan Ertuğrul Gazi’ye vardık,
    Söğüt’te ikinci molayı verdik:

    Bahar akşamı güneşli bir günde,
    Toplanmış ahali türbe önünde:

    Ziyareti için sıra bekledik,
    Ertuğrul’ a Alplerini ekledik.

    Sade türbesinde yeşil sanduka,
    Kimi Fatiha sunar, kimi dua…

    Aile efradı bir tekmil orda,
    Yaradan koymasın onları darda…

    Haziresinde yatar pehlivanlar,
    Tarihe mal olmuştur o civanlar…

    Bu Alplerin her biri ayrı Arslan,
    Tarihi kucakla, onlara yaslan…

    Yeni nesillere hazır pusula,
    Bizi yaşatacak ilaç bu ola…

    Geniş hazireyi tazimle gezdik,
    Maziden yansıyan ışığı sezdik…

    Burada hatıra oldukça canlı,
    Suyu ve havası her şey Osmanlı…

    Nöbetini tutan baltalı yiğit,
    Kuşaklarımıza taptaze ümit…

    Kuruluştan esen havayı solar,
    Buraya gelenler şuurla dolar…

    Ünü büyük, kabri küçük Alpleri;
    Hatıralarıyla hala dipdiri…

    Nesillerimiz Söğüt’e koşuyor,
    Alplerimizin ününe şaşıyor…

    Mazinin ünü atiye taşıyor,
    Ertuğrul Gazi orada yaşıyor…

    12 Mayıs,2018-BURSA
    Ömer SEVİŞ

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    HAYMEANA

    Domaniç’e doğru yolumuz düştü,
    Ormanlık alanı gören göz şaştı:

    Güz günü ormanlar yaprak cümbüşü,
    Kimi kızıl renkte kimi gümüşî…

    Ihlamur ormanı uçsuz bucaksız,
    Yayla evlerinin çoğu ocaksız…

    Uludağ’da Kocayayla zirvesi,
    Rüzgâr karışık at kişneme sesi…

    Ertuğrul nesline mesken olurmuş,
    Orda konup göçen memnun kalırmış…

    Kayı Aşireti yayla korusu,
    Yılkıda atları, davar sürüsü…

    Söğüt’te kışlayan bizim Osmanlı
    Başlangıçta başı hayli dumanlı:

    Bir tarafta hain Bizans Tekfuru,
    Öte yanda pinti Moğol çukuru…

    Kardeş kavgaları haddini aşmış,
    Rezalet boyutu dışarı taşmış…

    Bilecik’te durur Şeyh Edebali,
    Haksızlara yükler bütün vebali…

    Ertuğrul olanca zorluğu yendi
    Istırap içinde yandıkça yandı…

    Bir tarafta Kayı düzeni sağlar,
    Öbür yanda yaralarını dağlar…

    Domaniç’e Aşireti gönderir,
    Kendisi de uzaklardan yön verir…

    Haymeana aşiretin anası,
    Kayı’nın her ferdi onun balası…

    Obanın her ferdi ona saygılı,
    Fena bulmasından Kayı kaygılı…

    Obada yönetim ona emanet,
    Onun her buyruğu bulmada kamet…

    Haymeana sayılır, sevilirmiş;
    Ona başköşede yer verilirmiş…

    Onu yanıltmamış aklı, irfanı;
    Divanda hazırmış her karar anı…

    Ondaki asalet biçilmiş kaftan;
    Bakışı evlaymış bir sürü laftan…

    Bu minval üzere işler yürürken,
    Haymeana yaşlanır hem de erken:

    Süleyman Şah’ını Fırat’a vermiş,
    Sarsılan Kayı’yı toplamış, dermiş.

    Alpleriyle Uç Beylik’i yönetmiş,
    Kuruluşu irfanıyla donatmış.

    En sonunda birgün Hak vaki olmuş,
    Haymeana son makamını bulmuş…

    Domaniç’e hâkim bir tepe yerde,
    Toprağı konulmuş sade mezarda…

    Olanca bir Kayı sızlamış durmuş,
    Yaralı bağrını eliyle sarmış…

    Haymeana sakin yerde yatarken
    Sıkıntı çıkmamış Alpleri varken:

    Küçük torun Osman, Beyliği almış;
    Osmanlı Devleti böyle kurulmuş…

    Babadan oğula geçmiş yönetim,
    Tek elde toplanmış bütün denetim…

    Tam altı asır Dünya’ya hükmetmiş,
    Hüküm ne, bütün cihanı titretmiş…

    Denizleri aşmış, ufka yanaşmış;
    Onun azametini gören şaşmış…

    Tevazuyla yatarken Haymeana,
    Torunu mamur türbe yapmış ona:

    Padişah İkinci Abdülhamit Han
    Emriyle mamur kılınmıştı mekân…

    Müştemilatıyla bu şirin belde
    Maziden ihtişam taşır genelde…

    Sonbahar akşamı ziyaret ettik,
    Zamanı aşıp o günlere gittik…

    Domaniç diyarı hâlâ çok cazip,
    Görmeli torunlar burayı gezip…

    O günden hâtıra bir kılıç aldık
    Torunun namını üstüne saldık…

    28 Aralık,2018-BURSA
    Ömer SEVİNÇ

  • ŞİİRLER

    KARGANAME

    Bir obur kargaya kaptırdık kışlık cevizi;
    O da Karganame ’siyle taltif etti bizi:

    Ceviz hasadında aldık cevizi,
    Dedik ziyafette aklasın yüzü.

    Güya cevizle ağza tat gelecek,
    Hem midemiz, hem yüzümüz gülecek…

    Bu tatlı hayalle terasa çıktık,
    Kurusunlar diye tenha yer baktık.

    Yaygıya serdik, bıraktık orada;
    Bizce en güvenilir yer burada…

    Gün vurdu, yaş cevizler takırdadı;
    Hınzır Kargada iştah kıpırdadı:

    Cevizlerle teras kaldı baş başa,
    Kargalardan alkış geldi: Çok yaşa!

    Ceviz yukarıda, biz aşağıda;
    Kabuk üste yağmur gibi yağmada…

    Çözmeye çalıştık muamma gizi,
    Bildik kabuk mahcup etmedi bizi…

    Meğer Karga cevizleri açarmış,
    İçini boşaltıp hemen kaçarmış…

    Ötede beride bir sürü Karga,
    Terasta cevizler kalmaz mı darda?

    Kalanı toplayıp içeri aldık,
    Derin oh çekip işimize daldık.

    Dedik:” Kapı arkasına gelemez,
    Buradan bir daha ceviz alamaz!”

    Biz kalırken işimizle baş başa,
    Kargalar gene ortak oldu aşa:

    Cevizi nasıl aldılar bilinmez,
    Açılan yaranın izi silinmez…

    Terastan aşağı ceviz atarlar,
    Yere değmeden havada tutarlar.

    Böyle olmaz dedik bir şey yapalım,
    Cevizleri önlerinden kapalım:

    Bir avuç cevize yeni yer bulduk,
    Bu defa da bir kutuya doldurduk.

    Cevizimiz artık kasada gibi,
    Şayet görünmezse kutunun dibi…

    Nasıl olsa karga alamaz dedik,
    Çareden yana yelkeni indirdik…

    Günlük işimizle uğraşırken biz,
    Karganın hışmına uğradı ceviz:

    Her karganın ağzında birer ceviz,
    Sahipsiz cevize olmaz mı taciz…

    Biz pes ettik, onlar hiç pes etmedi;
    Koyduğumuz hiçbir takoz tutmadı…

    Olmaz dedik, bu iş sulha bağlansın;
    İşleyen yaralar artık dağlansın…

    Ödül koyduk sırrı çözelim diye,
    Geri kalan ceviz olsun hediye!

    Kargalara yeni şartları sunduk,
    Şifreyi çözeriz diye avunduk.

    Karga efelenip “GAAAK!” dedi,
    “Biz biliriz, sen işine bak!” dedi…

    Son çare olarak pusuya yattık,
    Bir delikten kargaları gözettik:

    Usulca gelip terasa kondular,
    Yalnız olduğuna artık kandılar.

    Bir karga deliğe hemen sıçradı,
    Pençesiyle kutuyu avuçladı:

    Eşelendi, debelendi, aldı cevizi;
    Sakince çıkarken görmedi bizi:

    Baca deliğine kondu, gerindi;
    Artık iş başardığından emindi…

    Bekçinin hamlesi parıltı saçtı,
    Karganın ayağı eline geçti!

    Kanat çırptı, çabaladı, olmadı;
    Yapacağı başka çare kalmadı…

    Artık can havlıyla ağzını açtı,
    Tuttuğu cevizi yerlere saçtı…

    Eşkıya Kargamız artık pençede,
    Hem iki ayağı da kelepçede.

    Hemen oh çekip derin nefes aldık,
    Eldeki karganın seyrine daldık:

    Ortalığı yıkan o Hınzır Karga,
    Masumane bakar kalınca darda…

    Hoca’nın sabunu olmamış derman,
    Simsiyah tüyleri yazıyor ferman…

    Götürdüğü sabun etki etmemiş,
    Çamaşırının karası gitmemiş…

    Kazma gagasında incecik dili,
    Azcık örselesek bitecek pili…

    Durduk, düşündük mahkemeyi kurduk;
    Ev ahalisinden görüşü sorduk:

    Kimi dedi: “Boynunu koparalım!”
    Kimi dedi: “Ayağını kıralım!”

    Bir diğeri: ”Kutuya kapatalım!”
    Küçük Torun: “Bir pazarda satalım!”

    Derken aklıma taze fikir geldi,
    Ahali pürdikkat bana yöneldi:

    Dedim bir “Bektaşi Dersi” verelim!”
    Bu Karga’yı dünyasına salalım…

    Dediler: Acep yaptığın ceza mı?”
    Dedim: “Teklifiniz size seza mı?”

    Konuşma olurken Karga kaykıldı,
    Gözleri kayarak hemen bayıldı…

    Bir telaş içinde seferber olduk,
    Cezayı unutup çaresiz kaldık…

    Neden sonra konuldu bir kenara,
    O baygın gözleri döndü pınara…

    Yavaş yavaş açıp kapadı gözü,
    Dedik vasiyeti var, söylesin sözü:

    Ahali nefessiz onu dinliyor,
    Bizim karga son nefeste inliyor(?)

    Gözünü açıp etrafı kolaçan etti,
    Başını kaldırıp yeri gözetti…

    Ayağı salladı, biraz gerindi;
    Karga canlanınca millet sevindi,

    Aniden Kargamız kendin uçurdu,
    Saçtığı cevizi bulup kaçırdı…

    Şaşıran ev halkı donup kalmıştı,
    Kaçan Karga çok mesafe almıştı…

    Hem şaşırıp hem üzülen ev halkı,
    Kargaya kaptırmış olanca talkı…

    Ev halkı kendince söyledi sözü,
    Uyanık Karga alıp gitti kozu…

    Bu kıssadan herkes bir ders almalı,
    Sonuçta aklını hâkim kılmalı…

    Ömer SEVİNÇ/ 2 Aralık, 2018- BURSA
    Emekli Edebiyat Öğretmeni

    Not: Yukarıdaki şiir, yaşadığımız gerçek olayın biraz renklendirilmiş halidir

  • ROMANLAR

    DEFİNECİLER – Roman

    Define merakı, define arama, defineciliğin hüsranla bitişi, başka ekmek kapılarının aranıp bulunması, çağımızın çok yönlü sorunları Defineciler’de ortaya konulmaya çalışıldı.

    Vaktiyle çok geniş coğrafyadan başka coğrafyalara göçmüş, kültür değişimine uğramış millet fertlerinin ata yurtlarına geri dönüp kaybının ve kazancının muhasebesini yapmaya çalıştığı bir romandır Defineciler…

    Defineciler romanı; günümüzün çeşitli sorunlarıyla uğraşırken, zaman zaman da renkli rüyalar gören, idealist ve atılımcı insanlarının kendilerini içinde buldukları bir “Perili Köşk”tür.

    Define merakı ile başlayan ve ticaret hayatı ile devam eden bu keskin maceralar zamanla engin sınırların ötesine ulaştı.

    Defineciler’de fakirlik de zenginlik de boy gösterdi. Vaktiyle define avcılığı yapan bu kahramanlar ne yokluğa isyan ettiler; ne de servet sahibi olduklarında kendilerinden geçip “sonradan görme” manzarası sundular…

    Defineciler ile bir define aranmadan önce hangi aşamalarının olduğu, toplanan bilgilerin cazibesi, yaver gitmeyen işin sonunda hangi sıkıntıların yaşandığı açıkça ortaya konuldu.

    Yine Defineciler, farklı düşünen, riskten korkmayan, ülke sınırlarını aşıp arayışlara giren, farklı coğrafyaları kendi coğrafyası gören, kendini aşmış cesur insanların hamleleriyle dolup taştı.

    Defineciler’de milletimizin geçmiş kültürü, otantik adet ve gelenekleri, zamanla erozyona uğramış kültürümüz, unutulan hasletlerimiz, Batı’dan elde ettiklerimizle edindiğimiz mesafeler boy gösterdi.

                Defineciler, bütün bir dünyayı zayıf kollarıyla kucaklayıp götürmeye çalışan sıradan insanın fantezisi gibi başlayıp, asalete ve olgunluğa ulaşan hal romanıdır. Burada tükenmek bilmeyen enerjisiyle zirvelere ulaşan Selami; haksız yere kıskanılmış, heder olmuşlara örnek teşkil etmektedir…

    Müellif, Defineciler’i hangi sözlerle ifade ederse etsin bunun fazla önemi yoktur; çünkü gerçek define birazdan kapağı aralanarak karşınıza çıkacaktır! İçinde bulduklarınız ile belki yetineceksiniz, belki havalara uçacaksınız, belki de sinirlenip sırtınızı döneceksiniz. Defineciler hem güldürür, hem ağlatır…

    Saygılarımla.

                                                         

  • TİYATRO ESERLERİ

    ÇİÇEKLİ BAHÇE

    Öğretmenlik hayatımda yazıp sahnelediğim veya sahneleyemediğim senaryolarımın bir kısmı, emekli olduktan sonra, yeni düzenlemelere de tabi tutularak, burada yer aldı. Bu topluluğun gerçek adı “Gök Kuşağı” olması gerekirken, onlara “Çiçekli Bahçe” denmesi, taşıdığı mesajlarından ötürüdür…

    Bir Edebiyat Öğretmeni olmam nedeniyle her yıl bir ya da birçok tiyatro metnine ihtiyaç duyuyordum. İhtiyaç duyduklarımın hepsi hazır bulunamadığı gibi, bulduklarımın çoğu da aradığım ölçülerde olamıyordu… İşte bu nedenle senaryolarımı kendim kaleme aldım, okul yöneticilerinin de güveni ve onayı ile sahneye koydum. Böylece gönlümüze göre bir etkinlik yapmış olduk… Bu uygulama epeyce sürdü ve sonunda emekli oldum. Geçen uzun sürede onlarca senaryo yazıldı, yazılmış her senaryo bir daha oynayacağı günü beklemeye başladı…

    Emekli olunca, senaryolarımın içinden seçtiğim bazılarını inceleyip günümüz şartlarına da uyarlayarak yeniden yazdım. Senaryo metinlerimin her sayfası, her satırı bana-yaptığım her değişiklikten ötürü, sitem etti; ama- o eserlerin banisi olan biri olarak- en büyük acıyı da ben duydum… Zira operasyon narkozsuz, kansız olamazdı…

    Bu senaryolar topluluğuna “ ÇİÇEKLİ BAHÇE “ denmesi, açılmış bulunan çiçeklerin bir ilgiye, tozlaşmaya ve meyveye dönüşmesi gibi evreleri çağrışım yapmasıyla ilgilidir… Yani meyve bahçesinde bir ağacın çiçek açması yetmez; aynı zamanda o çiçeğin tozlaşması, çağla olması ve çağlanın büyüyüp olgunlaşması ne kadar gerekliyse; bu senaryoların da tiyatro ekibince sahnelenmesi ve böylece taşıdığı mesajların topluma bir meyve gibi sunulması o kadar gereklidir. Bahçede tozlaşmayı arılar, sahnede ise tozlaşmayı arı kovanı gibi işleyen tiyatro ekibi sağlar… Her ikisi de üretir; biri bal, öteki mesaj… Balların çeşit çeşit oluşu gibi, mesajlar da çeşit çeşittir…

    Çiçekli Bahçe ilgililere bir başka avantaj da sunacak, çünkü Çiçekli Bahçe değişik konulardan ve tiyatro türlerinden oluşmaktadır… Böylece her oyun, kendi tanıtıcı önsözü ile ihtiyaç sahiplerinin arayışlarına cevap olabilecektir. Daha fazlası için de senaryo metinlerinin incelenmesi gerekmektedir…

    Umarım, Çiçekli Bahçe’ye konuk olan her ilgili, hem çiçeklerin nefasetiyle tanışmış olur, hem de onların birer usare mesabesindeki mesajlarına tanık olur…

                     Saygılarımla.
      Ekim, 2008- BURSA

                                                          

  • DENEMELER

    ESİNTİLER

    BAŞLARKEN –

    Yazılarıma uzun bir süre ara verdim. Emekli olmanın rehaveti, bu uzun sürenin verimsiz olmasına neden oldu. İnsan emekli olunca hayattan da emekli olmuyormuş… Yazmak için melekelerimi geri çağırdım, birilerinin” Marş! Marş!” demesini beklemeden işe başlayacağım artık…

    Yazan biri olarak, uzun bir süre yazı yazamamış olmam, hem kendim, hem de başkaları tarafından yadırgandı. Adeta karşılaştığım herkes, bakışıyla:”Yeni bir şey yazdın mı?” sorusunu sordu… Bu sorulara cevap verememek, yazmak için her şartı olan beni çok fazla üzdü…

    Yazılarıma ara vermede emekliliğe attığım adımın payı büyük oldu: Bir anda karşılaştığım o büyük rehavet, bir yaz gününün öğle uykusu gibi geldi… Gözümü açtım, dozunun biraz kaçmış olduğunu anladım ve toparlandım. Demek ki emekli olanlar, tutkularına ara vermeden devam etmeliler imiş…

    Emekli olan insan, hayattan da emekli olmadığı için, duygusallığı bir kenara koymalı, yorgunluk mazeretine sığınmamalı, biraz da başkaları için yaşaması gerektiğini hatırlamalıdır… Zira her insan kendi için yaşamış olsaydı, ne aşı bulunurdu, ne başka bir icat olurdu, ne de gönüllü hizmet erlerine rastlamak mümkün olurdu… Meziyeti olanlar, bu meziyetlerini, susuz yolcuların susuzluğunu gideren bir “ÇOBAN ÇEŞMESİ” gibi sunmalılar…

    Yazmak için ne yapmak gerekli ise, onu yapmaya çalıştım; tıpkı bir inşaatın yapımı gibi: Konu buldum, arsa yerine geçti. Zamanla oluşmuş birikimlerim bir malzeme görevi gördü. Plan çizeyim dedim, bu da yazı tekniğiyle çözüldü… Geriye amelelik ve usta –çırak işi kaldı ki o da üslupla aşıldı… Söz dağarcığımı kurcaladım, anlatım özelliğimi konuşturdum boya ve sıva yerine geçti… Bina tamamlandı, herkese açık olsun diye cümle kapısı açık bırakıldı… Kim bilir buradan ne ziyaretçiler girecek, kimi dua ile anıp, kimi de dişlerini sıkacak… Olsun, bir bina da bir binadır…

    Artık yazmak için, birilerinin komutuna ihtiyaç duymayacağım. Komut da, yazmak da aynı merkezden emir alacak… İşte o zaman, Haşim’in dediği gibi “Menatık-ı duşize-i tahayyülde” (=Hayallerin el değmemiş mıntıkalarında) bir gezinti başlar; fena da olmaz… Deneme de bu zaten: Ön yargısı, zaafı, kaygısı yok. Doludizgin boşalan atıyla bir  “Akıncı” gibi ufka koşmaktayız. Geride bir “HOŞ SADA” kalırsa, ne mutlu bize…       

                   2007-BURSA
    Ömer SEVİŞ

                  

  • EĞİTİCİ ESERLER

    DENEYİM ve PAYLAŞIM

    Çocukluk hayatımdan tutun da öğrencilik, çiftçilik, öğretmenlik ve bir kısım emeklilik hayatımda edindiğim deneyimi – gelecek kuşaklara ışık olur düşüncesiyle – bu kitapta okuyucuyla paylaşmak istedim.

    Ağır bedeller ödenerek elde edile değerli hazine niteliğinde nice bilgiler var ki bir araya gelme şansı bulamadan, sahibiyle birlikte yok olup gitmiştir. İşte “Deneyim ve Paylaşım” bu şansı bulursa kendimi mutlu hissedeceğim.

    Deneyim konuları günümüzde aksaklığını görüp çoğu zaman bizi rahatsız eden şeylerden oluştu. Uzun deneyim sonucunda belirlenmiş ve kabul görmüş kıstaslar konularına göre boy gösterdi.

    Denim ve Paylaşım ile gelecek nesillerin tartışmasız rotasını belirleme, her sorunlarına ışık olma gibi bir iddiada da değilim. Zaten bunun böyle olması mümkün de değildir. Bu konularda ne kadar çok eser yazılırsa beliren eksikliklere cevap vermek de o ölçüde başarılı olacaktır. Yoksa tek bir eserin her boşluğu doldurması kanaatimce mümkün değildir.

    Deneyim ve Paylaşım’ı okurken kendilerine sunulan bilgilerin aşinası olup dudak bükenler de olacaktır elbet. Ancak genel düşündüğümüzde; bir aileden yoksun büyüyen çocuklar, yetersiz ailede yetişen gençler, yalan yanlış eğitim alan nesiller, kafası kalbi bulandırılan masumlar, benliğinden koparılmak istenen yavrular bu ve bu tür eserlere çok ihtiyaç duyacaklardır.

    Biz ne çektiysek eğitimsizlikten çektik… İlk zamanlar eğitim adı altında sunulan şey sadece bilgiden ibaretti. Bizde bir zamanlar, eğitim mensubunun verdiği şeyleri uygulama gibi bir görgüsü de yoktu geleneği de: Öğretmenliğimin ilk günlerinde esefle izleyip söz geçiremediğim, sınıflarda sigara araması yapan öğretmenlerin koridorda sigara içerek gezmeleri gibi…

    Bizde asıl sorun eğitim verenlerin de eğitime muhtaç olmasıydı. Bu sorun zaman içinde önemli ölçüde giderildiyse de geçmişten gelen kronik olanlarının bir kısmı yaşamaya devam ediyor: Öğretmenin her yerde öğretmen havasını estiremeyişi, okul dışında bazen bir işportacı kılığında gezişi bunun tipik örneğidir.

    Bilgi birikiminin bir de mahreme yakın olanları, çok özel olanları; görgüyü, terbiyeyi, ahlâkı içerenleri de var ki, çoğu zaman bu tür bilgiler ne toplumda verilebilir, ne de nasıl edinileceği hakkında bir fikir verilir. Deneyim ve Paylaşım bu konularda da kapasitesince ışık olmaya çalıştı.

      Bugün karşınıza hazır halde çıkıp okuduğunuz bu deneyime nasıl ulaştığımdan da biraz bahsedeyim:

     Okul öncesi dönemlerimden başlayıp okul yıllarımda da hem çalışıp hem okudum. Bu nedenle bir su dolu bardağı dökmeden götürebilmek için bile, kaç sille-tokat yedim, kaç azar işittim, kaç ceza gördüm, kaç kere sıcak terler döktüm bilemezsiniz… Okul yollarında üşüyen kulaklarımın sızısını hala hisseder gibiyim… Yürümekten bitkinleşen bedenimin yorgunluğu daha tam geçmedi… Aç ve bitkin geçirdiğim anları hâlâ unutamadım. Nihayet saçlarım, zirvelerdeki beyaz bulutlara döndü; yüzümdeki çizgiler çoğaldı; başım, girdiği ağır yükün altında eğildikçe eğildi…

    Bütün bunlara rağmen bilgi birikimimi sizinle paylaşmama gibi bir tercihte bulunamazdım. Ağır aksak giden çalışma hayatımı işte bu paylaşım için ayırdım. Ağrılar içinde de olsa nesillere bir şeyler sunma aşkı hepsine galebe çaldı.

    Deneyim ve Paylaşım size özünüzü sunarken, kozmopolitliğin kucağına itilmiş gencimizi kazanmaya çalıştı. Okuyucum bu bilgileri yarım asrı aşkın zamanını heder etmeden kavrama imkânı bulacak.

    Gençlere düşen bu eseri bir başucu kitabı haline getirip okumak ve tatbik etmektir.

    2009-BURSA
    ÖMER SEVİŞ

  • BİYOGRAFİLER

    KÖYNAME

    2007 yılında yazıp bastırdığım Memleketname, Uzunyazı köyünün tamamını kapsamıyordu. Bundan dolayı köyümün tamamını kapsayacak olan KÖYNAME’yi yazmaya karar verdim.

     Köyname, köy kütüğünü, köy adet ve geleneklerini, köy kültür ve medeniyetini, köyle ilgili hatıraları kapsayarak; adeta Uzunyazı’nın son yüzyıllık çehresini kara kalemle çizmeye çalıştı.

    Her insan doğup büyüdüğü yeri özler, kültürünün yaşamasını herkes ister, kimse değerlerinin kaybolmasını istemez. Ancak bu istekler fiiliyata dökülüp, tatbikat sahasında boy göstermedikçe kuru bir sevgiden ibaret kalır…

    Akıp giden insan hayatında değişimin bazı türleri elbette kaçınılmazdır. Her toplum, her kavim, kültür konusunda- az ya da çok- bazı sorunlar yaşadı. Toplumların bazıları çeşitli kültürlerin etkisiyle kültürünü harmanladı; bazıları kültürünü tamamen silip attı, bazıları da direnip özünde kalmayı başarabildi. Bütün bunlar birer şuur işidir…

    Bir otomobile binmek, şehir hayatının karmaşıklığından kaynaklanan kurallara uymak gibi yeni şeyler değişimin kaçınılmaz yanlarıdır. Bu yeni şeylere adapte olmada geç kalan, yarıştan kopar ve emsallerinden geride kalır. Nitekim Prof. Dr. Mehmet Kaplan : “Bir zamanlar ata iyi biniyorduk, ama attan geç indik…” sözüyle, gereksiz direncimizin bizi uzun süre geri bıraktığından şikâyetçi olmuştur…

    Kültürlerin harmanlanması de kaçınılmazdır: Türkler gibi dünya coğrafyasında ayak basmadık yer bırakmamış bir kavimin kültürünün orijinal haliyle kalmasını beklemek gerçeğe uymaz. Zira gidilip gezilen her yer, karşılaşılan her kültür, adeta bir boya gibi, bir esans gibi karşı kültüre siner… Bu kültürlerin etkileşimidir. Osmanlı kültüründe, Arap-Fars kültürünün etkisi bunun sonucudur. Yine günümüzde yabancı ülkelerde çalışan işçilerimizin uyum için gösterdiği çaba, yeni bir kültür etkileşimidir.

    Bezen de zayıf kültürler, kapsamlı ve zengin kültürlerin etkisinde yok olurlar… Buna kültür asimilasyonu denir ki örneği oldukça fazladır. Sömürge imparatorlukları bünyesinde kalan eski kavimler, kısmen, ya da tamamen bu tür asimilasyona uğramışlardır.

    Kültüründen ödün vermeyen kavimler ve topluluklar da olmuştur. Çinler, Japonlar, Çeçenler, Ahıska Türkleri, Kırım Türkleri gibi… Bu topluluklar kültürlerini kaybetmediklerinden varlıklarını ve şuurlarını da kaybetmediler. Bir Çeçen, bir Kırım sürgün edilebilmiş; fakat mücadele edip ata toprağına geri gelebilmiştir. Ahıska Türkü ise toprağına geri gelmenin mücadelesini vermektedir…

    Bir kavmi, bir milleti yok etmenin en kolay yolu, onun maddi ve manevi değeri olan kültürünü yok etmektir… Bizde kültür erozyonu sadece alt kimliklerde değil, üst kimlik bazında da yaşanmıştır… Zaten Köyname incelendiğinde de bu açıkça görülecektir. Bizim dönen çarkımız kültür değerlerimizin aşınmasına adeta seyirci olmuştur.

     Kültüründen bu denli kopan ve koparılan bir milletten, eski zaferlerin tekrarını beklemek hayaldir…

    Köyname yazılırken yukarıdaki gerçekler ışığında köyümüz ve köylümüz incelendi. Kaybedilen her değer için, içim “cız” ederken; kayda geçirilen eski kültürümüzün her bir parçası da içimi ferahlattı…

    Köyname, köyümüzün bir kütük defteri, her alandaki geçmişin tarihçesi, köy kültür ve medeniyetinin tezahürü, çeşitli tahlil ve bakışın yansıması oldu.

    Köyname’yi, benim köylüme ve milletime, kalemimin zekâtı olarak düşündüm. Bir zekât nasıl maldan sayılmazsa, Köyname de benim eserlerimden sayılmasın; köyümün ve komşularımın eseri olsun…

    Benden sonra bir Köyname yazan çıkmazsa; köylümüz” Köyname” siz kalmasın, dedim… Hele hele “Bu köyde benim de babam vardı, o niçin yok?” diyebilecekler için Köyname’ yi yazdım.

    Umarım bütün iyi niyetimle yazılmış bulunan Köyname, köylüme de şirin gelir, okur, her komşum onu bağrına basar, raflarında bulundurur ve gelecek kuşaklarına emanet eder…

     Köyname yazılırken, köyümüzle ilgili bilgi ve birikimlerini her halükarda üşenmeden sunan köylülerimizden Osman Demirel’e, Nazım Seviş’e, Mevlüt Muradoğulları’ na, Aslan Muradoğlu’na, Ramiz Doğan’a, Hamit Taşkıran’a, Cesim Buluş’a, Behçet Murat’a, Bekir Seviş’ e, Kerim Muradoğulları’ na, Şevket Polat’ a, Şemsettin Bayram’a teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca, Arşivler Genel Müdürlüğü’nden edindiği bilgileri benimle paylaşan İzmir- Kemal Paşa İlçe Milli Eğitim Müdürü Halis Murat’ a; köy hakkında genel bilgiler sunan, köyümüz son dönem muhtarı Yüksel Murat’ a ve emeği geçmiş tüm köylülerime en kalbi duygularımla teşekkür ederim.

                                                                                       Aralık, 2011- BURSA

  • ŞİİRLER

    Mısır Tarlasına Üşüşen Kargalar

    Çiftçi, tarlasını sürüp bolca mısır eker,
    Gece-gündüz demez, her şeyi ortaya döker.

    Çalışarak didinir, su verir, çapa vurur;
    Mısırları serpilir, gelişerek boy verir…

    Koçanlar püskül açar, iri taneler tutar;
    Gel gör ki kargaların gönlünde neler yatar?

    Uzaktan gören bir karga “GAAAK” diye bağırır;
    Bütün kargayı mısır tarlasına çağırır.

    Bir dünya azgın karga mısırın her yerinde,
    Timur’un filleri bile kalır gerilerde…

    Yiyip yutacak mısırı tarlada ne varsa,
    Çiftçiye kalmayacak ondan bir küçük parsa.

    Çiftçi aklını kullanmanın yolunu bulur;
    Karga savar kuklalar tarlaya hemen konur.

    Kargalar mısır için tekrar gelir tarlaya;
    Kuklaları görünce başlarlar hırlamaya:

    “Hıııı sen, bize bir avuç mısırı çak gördün ha!
    Eğer böyle edersen işimiz varmaz sulha…”

    Kargalar, kuklaları adam sanarak kaçar,
    Bakar, bu nesne acaba ne tehlike saçar?

    Karga uzaktan bakar ki kuklada bir tık yok,
    Yine yemeye başlar, eskisinden daha çok:

    Başlarlar eskisi gibi kırıp devirmeye,
    Olanca nafakayı yerlerde savurmaya…

    Koçan talan edilir, tarlada kalmaz mısır,
    Beş para etmez kuklalardaki o korkunç sır…

    Eskiler :“Kem aletle kemalat olmaz” demiş;
    Uyduruk olan şeye karga bile kanmamış…

    16 Şubat,2018-BURSA