• ŞİİRLER

    ORTADOĞU’DA KARAGÖZ OYUNU

    Şu Uygar Batı(?) meğer ne nesilmiş,
    Çıkar hırsından kaskatı kesilmiş…

    Eski dostlukları kenara attı;
    Karagöz Oyunu ’na meyil etti:

    Silahının gölgesini gösterdi,
    Kuklalarla bayrağını astırdı:

    Hep uyduruk gerekçeler üretti;
    İşgal için ayağına yer etti.

    Teröriste kaş- gözle işmar etti;
    Terör estirip toz- dumana kattı…

    Hep zengin kaynakları hedef seçti,
    “Terör!” diye diye işgale geçti…

    Irak, Suriye zincirde son halka;
    Kim bakar ki bunca perişan halka?

    Kiminin namusu beş para olmuş;
    Kimisi de öz yurdundan kovulmuş…

    Yaşlı, kadın, çocuk sersefil olmuş;
    Milyonlar yaz ve kış çadırda kalmış…

    Ölü ve yaralı haddini aşmış,
    Rezalet boyutu sınırı taşmış…

    Kimisi göç edip hanından olmuş,
    Kimi de direnip canından olmuş…

    Hasta ve yaralı ilaç peşinde;
    Terör estirenler kendi işinde…

    Kayıp hesabını kimse vermiyor;
    İsimsiz mezarı kimse sormuyor…

    Koca kâşaneler olmuş hep viran,
    Enkaza enkazlar eklenir her an…

    Her bir zalim, koca bir patron bulmuş;
    Ne olmuşsa zaten fakire olmuş…

    Esad, halka varil bombası atar;
    Hastaneler bile enkaza batar…

    Rusya, İran, Esad’a hami olmuş;
    O, gaz atmada bile serbest kalmış…

    İran Hizbullah’ı dumanlı safta;
    İslam Dünyası’nda bir Şii yafta…

    Guta’ın tek suçu Sünni olması;
    Şia çemberinde esir kalması…

    Birleşmiş Milletler çare arıyor,
    Alınan her karar bir bir eriyor…

    “Veto” denen o baş belası etki,
    Sahibine sunar sınırsız yetki…

    Prosedür içinde zorbalık yasal(?)
    Meğer “Hak” denen şey olmuş bir “masal”…

    Şu kocaman Dünya, bir küçük Guta;
    Mert yok ki namerdin elini tuta…

    Rusya, fili fareye boğduruyor;
    Bulutsuz gökten dolu yağdırıyor…

    Amerika zevkle çıkar aşırır,
    Hakkı ve hukuku çöpe devşirir…

    Vekâlet savaşı zengine çare;
    Ona tatlı sözle kanar biçare(!)…

    Kürtlerle bin yıl ortak sofra kurduk;
    Aynı pilava kaşıkları vurduk…

    Mazimizde ayrı gayrımız yoktu,
    İkiliği araya düşman soktu…

    Zavallıyı hayal ile kandırdı,
    Bela açıp, ocakları söndürdü…

    Terörde bir gaye de kin üretmek;
    Kardeşi kardeşe düşman yaratmak…

    Batı mülteciye sahip çıkmadı,
    Göçmene insan gözüyle bakmadı…

    Sığınana kucak açan biz olduk,
    Kendi lokmamızı ikiye böldük…

    Yaklaşık dört milyon mülteci geldi,
    Çadır da olsa sığınak yer buldu…

    Avrupa bize yardım sözü verdi,
    Paraya gelince ipe un serdi…

    Sınırımız dolu terör yuvası;
    Dillerinde hep özgürlük(?) havası…

    Bizi yormak için usta bir oyun;
    Damarından girmiş serseri “Toy ”un…

    Meğer bize bizden başka dost yokmuş!
    Bunca dost başını hep kuma sokmuş…

    İş başa düşünce giydik postalı,
    Âleme gösterdik Hilal’i, Al’ı…

    Meğer Afrin olmuş ikinci Kandil;
    Kumar masasında açık iskambil.

    Toprak altında yüzlerce tünel var;
    Her yere yayılmış tıpkı bir damar…

    Muhkem koruganlık, tepeler burçlu;
    Hainler bu aklı Batı’ya borçlu…

    O sefil(!) canda bu teknik ve para;
    Belli ki ona güç vermiş maskara(?)…

    Onlara yön veren akıl babası,
    Tüneller çökünce tutturdu yası…

    Yalan ve iftira gırla gidiyor;
    Ona gizli, açık yardım ediyor…

    Dertleri bizi hep külfetsiz yenmek;
    Dikensiz bir gül bahçesine konmak…

    Hasta Adam sandılar onlar bizi;
    Oysa durur yüzünde tokat izi…

    Unuttular Osmanlı evladını;
    Bu gidişle yiyecek tokadını…

    Nihayet Afrin’de hapı yuttular;
    Saçtıkları o ölümü tattılar…

    Batı desteğiyle savaş açtılar;
    Zorda kuyruğu kıstırıp kaçtılar…

    Batı’nın masrafı hep boşa gitti;
    Herkül sandıkları onları sattı:

    Onlar nefesini Rakka’da aldı;
    Arkada bir dolu mühimmat kaldı.

    Yalan yaygaraya kimse kanmadı;
    Sözlerine çocuk da inanmadı…

    Sakinleri bizi bağrına bastı;
    Oradan kaçana halkı kin kustu…

    Sahte bayrağını ahali yaktı;
    Bayrağımızı da gönlere dikti…

    Ahali toplanıp zılgıt çektiler;
    Nefes alıp esenliğe çıktılar…

    Kaçarken hainler mayın bıraktı,
    Kimisi patladı, canları yaktı…

    O sinsi tuzağı asker temizler,
    Çaresizler onu hayretle izler…

    Yurdundan göçenler evine döner,
    Vatan yapmak için yuvaya konar…

    Türk’ün yardımıyla göç geri döndü,
    Bölgeyi yakan ateş artık söndü…

    Halkına A’dan Z’ye yardım başladı,
    Perişanlık git gide yavaşladı…

    İmdat beklemede o masum, cansız;
    Perişan manzaraya Batı fransız…

    Vicdanları bir kenara koymuşlar,
    Silah satıp bol paraya doymuşlar…

    Cebinde bulunur demetle para,
    Fakire yardımda olur fukara…

    Kuklanın gölgesi perdeden düştü;
    Hayal oyunundan kafalar şişti…

    Seyirci oyuna bigâne kaldı,
    Karagöz oyunu artık son buldu…

    5 Nisan,2018-Bursa
    Ömer SEVİŞ

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    İlk Osmanlı Diyar’ına Ziyaret

    Tarihi özlemle ettik hareket,
    Osmanlı beldeyi kıldık ziyaret…

    Mevsimin zümrüdü ayrı bir nimet,
    Bahar da her taraf tıpkı bir Cennet.

    Bursa, Yenişehir, Bilecik derken;
    Birinci durağa varmıştık erken:

    Kimi arabayla, kimi de yaya;
    Bir dünya hayranı gelmiş oraya.

    Epey yüksek bir tepenin zirvesi;
    Üstünde de Edebali Türbesi…

    Yedi asır önce buraya gelmiş,
    Zamana münasip yerini bulmuş…

    Türkistan erenlerinden feyz almış,
    Asırlar sürecek ününü salmış…

    Civardaki Beyler ona kul olmuş;
    Cümle insan koşup dergâha gelmiş…

    Ondan feyz alan kıvamını bulmuş,
    Onun düsturunu pusula bilmiş…

    Mal Hatun adında bir kızı olmuş;
    Onunla izdivaç Osman’ı bulmuş…

    Osman Bey çetin bir imtihan vermiş;
    Mal Hatun’u alıp murada ermiş…

    Bu genç çiftin mutlu yuvası olmuş,
    Az zaman sonra Osmanlı kurulmuş…

    Altı asırlık çınarın fidanı,
    Büyüdü, serpildi, örttü her yanı…

    Edebali artık tamamlar ömrün;
    Sade türbesine eylerler defin…

    Yanında bulunur geniş çevresi,
    Kendi ışık, onlar da pervanesi…

    Büyük hizmetleri yitmemiş Hak’ta;
    Çevreyle birlikte hala ayakta…

    Mazi gergefinde kumaş dokuduk,
    Kabri dolaşıp Fatiha okuduk…

    Oradan Osmanlı Eyvana vardık,
    Cümle Padişaha selama durduk:

    Sultan portreleri sırayla konmuş,
    Gören ziyaretçi bir anda donmuş…

    Mazi ihtişamı dolmuş da taşmış,
    Osmanlının gücü zamanı aşmış…

    Onlar bu evrenin çoğunu almış,
    Karşıda duranlar saf dışı kalmış…

    Başka bir ziyaret vardı sırada,
    Bu aziz beldeye etmiştik veda…

    Oradan Ertuğrul Gazi’ye vardık,
    Söğüt’te ikinci molayı verdik:

    Bahar akşamı güneşli bir günde,
    Toplanmış ahali türbe önünde:

    Ziyareti için sıra bekledik,
    Ertuğrul’ a Alplerini ekledik.

    Sade türbesinde yeşil sanduka,
    Kimi Fatiha sunar, kimi dua…

    Aile efradı bir tekmil orda,
    Yaradan koymasın onları darda…

    Haziresinde yatar pehlivanlar,
    Tarihe mal olmuştur o civanlar…

    Bu Alplerin her biri ayrı Arslan,
    Tarihi kucakla, onlara yaslan…

    Yeni nesillere hazır pusula,
    Bizi yaşatacak ilaç bu ola…

    Geniş hazireyi tazimle gezdik,
    Maziden yansıyan ışığı sezdik…

    Burada hatıra oldukça canlı,
    Suyu ve havası her şey Osmanlı…

    Nöbetini tutan baltalı yiğit,
    Kuşaklarımıza taptaze ümit…

    Kuruluştan esen havayı solar,
    Buraya gelenler şuurla dolar…

    Ünü büyük, kabri küçük Alpleri;
    Hatıralarıyla hala dipdiri…

    Nesillerimiz Söğüt’e koşuyor,
    Alplerimizin ününe şaşıyor…

    Mazinin ünü atiye taşıyor,
    Ertuğrul Gazi orada yaşıyor…

    12 Mayıs,2018-BURSA
    Ömer SEVİŞ

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    HAYMEANA

    Domaniç’e doğru yolumuz düştü,
    Ormanlık alanı gören göz şaştı:

    Güz günü ormanlar yaprak cümbüşü,
    Kimi kızıl renkte kimi gümüşî…

    Ihlamur ormanı uçsuz bucaksız,
    Yayla evlerinin çoğu ocaksız…

    Uludağ’da Kocayayla zirvesi,
    Rüzgâr karışık at kişneme sesi…

    Ertuğrul nesline mesken olurmuş,
    Orda konup göçen memnun kalırmış…

    Kayı Aşireti yayla korusu,
    Yılkıda atları, davar sürüsü…

    Söğüt’te kışlayan bizim Osmanlı
    Başlangıçta başı hayli dumanlı:

    Bir tarafta hain Bizans Tekfuru,
    Öte yanda pinti Moğol çukuru…

    Kardeş kavgaları haddini aşmış,
    Rezalet boyutu dışarı taşmış…

    Bilecik’te durur Şeyh Edebali,
    Haksızlara yükler bütün vebali…

    Ertuğrul olanca zorluğu yendi
    Istırap içinde yandıkça yandı…

    Bir tarafta Kayı düzeni sağlar,
    Öbür yanda yaralarını dağlar…

    Domaniç’e Aşireti gönderir,
    Kendisi de uzaklardan yön verir…

    Haymeana aşiretin anası,
    Kayı’nın her ferdi onun balası…

    Obanın her ferdi ona saygılı,
    Fena bulmasından Kayı kaygılı…

    Obada yönetim ona emanet,
    Onun her buyruğu bulmada kamet…

    Haymeana sayılır, sevilirmiş;
    Ona başköşede yer verilirmiş…

    Onu yanıltmamış aklı, irfanı;
    Divanda hazırmış her karar anı…

    Ondaki asalet biçilmiş kaftan;
    Bakışı evlaymış bir sürü laftan…

    Bu minval üzere işler yürürken,
    Haymeana yaşlanır hem de erken:

    Süleyman Şah’ını Fırat’a vermiş,
    Sarsılan Kayı’yı toplamış, dermiş.

    Alpleriyle Uç Beylik’i yönetmiş,
    Kuruluşu irfanıyla donatmış.

    En sonunda birgün Hak vaki olmuş,
    Haymeana son makamını bulmuş…

    Domaniç’e hâkim bir tepe yerde,
    Toprağı konulmuş sade mezarda…

    Olanca bir Kayı sızlamış durmuş,
    Yaralı bağrını eliyle sarmış…

    Haymeana sakin yerde yatarken
    Sıkıntı çıkmamış Alpleri varken:

    Küçük torun Osman, Beyliği almış;
    Osmanlı Devleti böyle kurulmuş…

    Babadan oğula geçmiş yönetim,
    Tek elde toplanmış bütün denetim…

    Tam altı asır Dünya’ya hükmetmiş,
    Hüküm ne, bütün cihanı titretmiş…

    Denizleri aşmış, ufka yanaşmış;
    Onun azametini gören şaşmış…

    Tevazuyla yatarken Haymeana,
    Torunu mamur türbe yapmış ona:

    Padişah İkinci Abdülhamit Han
    Emriyle mamur kılınmıştı mekân…

    Müştemilatıyla bu şirin belde
    Maziden ihtişam taşır genelde…

    Sonbahar akşamı ziyaret ettik,
    Zamanı aşıp o günlere gittik…

    Domaniç diyarı hâlâ çok cazip,
    Görmeli torunlar burayı gezip…

    O günden hâtıra bir kılıç aldık
    Torunun namını üstüne saldık…

    28 Aralık,2018-BURSA
    Ömer SEVİNÇ

  • ŞİİRLER

    KARGANAME

    Bir obur kargaya kaptırdık kışlık cevizi;
    O da Karganame ’siyle taltif etti bizi:

    Ceviz hasadında aldık cevizi,
    Dedik ziyafette aklasın yüzü.

    Güya cevizle ağza tat gelecek,
    Hem midemiz, hem yüzümüz gülecek…

    Bu tatlı hayalle terasa çıktık,
    Kurusunlar diye tenha yer baktık.

    Yaygıya serdik, bıraktık orada;
    Bizce en güvenilir yer burada…

    Gün vurdu, yaş cevizler takırdadı;
    Hınzır Kargada iştah kıpırdadı:

    Cevizlerle teras kaldı baş başa,
    Kargalardan alkış geldi: Çok yaşa!

    Ceviz yukarıda, biz aşağıda;
    Kabuk üste yağmur gibi yağmada…

    Çözmeye çalıştık muamma gizi,
    Bildik kabuk mahcup etmedi bizi…

    Meğer Karga cevizleri açarmış,
    İçini boşaltıp hemen kaçarmış…

    Ötede beride bir sürü Karga,
    Terasta cevizler kalmaz mı darda?

    Kalanı toplayıp içeri aldık,
    Derin oh çekip işimize daldık.

    Dedik:” Kapı arkasına gelemez,
    Buradan bir daha ceviz alamaz!”

    Biz kalırken işimizle baş başa,
    Kargalar gene ortak oldu aşa:

    Cevizi nasıl aldılar bilinmez,
    Açılan yaranın izi silinmez…

    Terastan aşağı ceviz atarlar,
    Yere değmeden havada tutarlar.

    Böyle olmaz dedik bir şey yapalım,
    Cevizleri önlerinden kapalım:

    Bir avuç cevize yeni yer bulduk,
    Bu defa da bir kutuya doldurduk.

    Cevizimiz artık kasada gibi,
    Şayet görünmezse kutunun dibi…

    Nasıl olsa karga alamaz dedik,
    Çareden yana yelkeni indirdik…

    Günlük işimizle uğraşırken biz,
    Karganın hışmına uğradı ceviz:

    Her karganın ağzında birer ceviz,
    Sahipsiz cevize olmaz mı taciz…

    Biz pes ettik, onlar hiç pes etmedi;
    Koyduğumuz hiçbir takoz tutmadı…

    Olmaz dedik, bu iş sulha bağlansın;
    İşleyen yaralar artık dağlansın…

    Ödül koyduk sırrı çözelim diye,
    Geri kalan ceviz olsun hediye!

    Kargalara yeni şartları sunduk,
    Şifreyi çözeriz diye avunduk.

    Karga efelenip “GAAAK!” dedi,
    “Biz biliriz, sen işine bak!” dedi…

    Son çare olarak pusuya yattık,
    Bir delikten kargaları gözettik:

    Usulca gelip terasa kondular,
    Yalnız olduğuna artık kandılar.

    Bir karga deliğe hemen sıçradı,
    Pençesiyle kutuyu avuçladı:

    Eşelendi, debelendi, aldı cevizi;
    Sakince çıkarken görmedi bizi:

    Baca deliğine kondu, gerindi;
    Artık iş başardığından emindi…

    Bekçinin hamlesi parıltı saçtı,
    Karganın ayağı eline geçti!

    Kanat çırptı, çabaladı, olmadı;
    Yapacağı başka çare kalmadı…

    Artık can havlıyla ağzını açtı,
    Tuttuğu cevizi yerlere saçtı…

    Eşkıya Kargamız artık pençede,
    Hem iki ayağı da kelepçede.

    Hemen oh çekip derin nefes aldık,
    Eldeki karganın seyrine daldık:

    Ortalığı yıkan o Hınzır Karga,
    Masumane bakar kalınca darda…

    Hoca’nın sabunu olmamış derman,
    Simsiyah tüyleri yazıyor ferman…

    Götürdüğü sabun etki etmemiş,
    Çamaşırının karası gitmemiş…

    Kazma gagasında incecik dili,
    Azcık örselesek bitecek pili…

    Durduk, düşündük mahkemeyi kurduk;
    Ev ahalisinden görüşü sorduk:

    Kimi dedi: “Boynunu koparalım!”
    Kimi dedi: “Ayağını kıralım!”

    Bir diğeri: ”Kutuya kapatalım!”
    Küçük Torun: “Bir pazarda satalım!”

    Derken aklıma taze fikir geldi,
    Ahali pürdikkat bana yöneldi:

    Dedim bir “Bektaşi Dersi” verelim!”
    Bu Karga’yı dünyasına salalım…

    Dediler: Acep yaptığın ceza mı?”
    Dedim: “Teklifiniz size seza mı?”

    Konuşma olurken Karga kaykıldı,
    Gözleri kayarak hemen bayıldı…

    Bir telaş içinde seferber olduk,
    Cezayı unutup çaresiz kaldık…

    Neden sonra konuldu bir kenara,
    O baygın gözleri döndü pınara…

    Yavaş yavaş açıp kapadı gözü,
    Dedik vasiyeti var, söylesin sözü:

    Ahali nefessiz onu dinliyor,
    Bizim karga son nefeste inliyor(?)

    Gözünü açıp etrafı kolaçan etti,
    Başını kaldırıp yeri gözetti…

    Ayağı salladı, biraz gerindi;
    Karga canlanınca millet sevindi,

    Aniden Kargamız kendin uçurdu,
    Saçtığı cevizi bulup kaçırdı…

    Şaşıran ev halkı donup kalmıştı,
    Kaçan Karga çok mesafe almıştı…

    Hem şaşırıp hem üzülen ev halkı,
    Kargaya kaptırmış olanca talkı…

    Ev halkı kendince söyledi sözü,
    Uyanık Karga alıp gitti kozu…

    Bu kıssadan herkes bir ders almalı,
    Sonuçta aklını hâkim kılmalı…

    Ömer SEVİNÇ/ 2 Aralık, 2018- BURSA
    Emekli Edebiyat Öğretmeni

    Not: Yukarıdaki şiir, yaşadığımız gerçek olayın biraz renklendirilmiş halidir

  • ŞİİRLER

    Mısır Tarlasına Üşüşen Kargalar

    Çiftçi, tarlasını sürüp bolca mısır eker,
    Gece-gündüz demez, her şeyi ortaya döker.

    Çalışarak didinir, su verir, çapa vurur;
    Mısırları serpilir, gelişerek boy verir…

    Koçanlar püskül açar, iri taneler tutar;
    Gel gör ki kargaların gönlünde neler yatar?

    Uzaktan gören bir karga “GAAAK” diye bağırır;
    Bütün kargayı mısır tarlasına çağırır.

    Bir dünya azgın karga mısırın her yerinde,
    Timur’un filleri bile kalır gerilerde…

    Yiyip yutacak mısırı tarlada ne varsa,
    Çiftçiye kalmayacak ondan bir küçük parsa.

    Çiftçi aklını kullanmanın yolunu bulur;
    Karga savar kuklalar tarlaya hemen konur.

    Kargalar mısır için tekrar gelir tarlaya;
    Kuklaları görünce başlarlar hırlamaya:

    “Hıııı sen, bize bir avuç mısırı çak gördün ha!
    Eğer böyle edersen işimiz varmaz sulha…”

    Kargalar, kuklaları adam sanarak kaçar,
    Bakar, bu nesne acaba ne tehlike saçar?

    Karga uzaktan bakar ki kuklada bir tık yok,
    Yine yemeye başlar, eskisinden daha çok:

    Başlarlar eskisi gibi kırıp devirmeye,
    Olanca nafakayı yerlerde savurmaya…

    Koçan talan edilir, tarlada kalmaz mısır,
    Beş para etmez kuklalardaki o korkunç sır…

    Eskiler :“Kem aletle kemalat olmaz” demiş;
    Uyduruk olan şeye karga bile kanmamış…

    16 Şubat,2018-BURSA

  • ŞİİRLER

    Bahar Kokusu – Şiir

    Hiç kış yaşamadık ama Baharı özledik;
    Kuru dallar üstünde çiçekleri gözledik.
    Kuş seslerinin arasında bülbül sesini,
    Arının çiçeklerde gezişini özledik.

    Ilık rüzgârın verdiği bahar kokusunu,
    Toprakta olanca otun yerden kopuşunu,
    Çiçeklerden arıların polen kapışını,
    Bahar çiçeklerinin tozuşunu özledik.

    İnci tanesi gibi Nisan yağmurlarını,
    Çağlayarak akan suyun beyaz köpüğünü,
    Zirvelerde göze çarpan kar katmanlarını,
    Isınan havanın buz çözüşünü özledik.

    Tabiatın çiçeklerden bir taç takışını,
    Pamuk gibi kabaran toprağın dokusunu,
    Her derde deva otların nefis kokusunu,
    Bahar toprağının sürülüşünü özledik.

    Bahar rüzgârının saçları savuruşunu,
    Az da olsa Güneşin cildi kavuruşunu,
    Aşk hayatında kalplerin gizli vuruşunu,
    Kalpten sevenlerin göz süzüşünü özledik.

    Bahar mevsimi tıpkı gençlik çağına benzer:
    Her ikisi de göze ve gönle hitap eder,
    İkisinde de sıklıkla görülür derbeder,
    Sevenlerin kol kola gezişini özledik…

    6 Şubat,2018-BURSA

  • ŞİİRLER

    Yalnız Yolcu – Şiir

    Yolcu kış gününde çıkar evinden,
    Dost kapısını tıklatır derinden:

    Kavuşan iki dost başlar sohbete;
    Ev halkı da katılır muhabbete.

    İkram başlar, vakit hayli ilerler;
    Yalnız Adamın gitme vakti gelir.

    Yolcu vedalaşıp ayrılır köyden,
    Kış gecesinde korkmaz hiçbir şeyden

    Hani bir hikmet varmış ya her şeyde?
    Yol bozuk, kar çok, evi ayrı köyde…

    Gece yarısında, o ıssız yolda;
    Yolcu yolunda gider yalnız halde;

    Yolculuk zor geçer, yolu yarılar;
    Bir hışıltı duyar duymaz irkilir;

    Dönüp bakar, iki yabancı nesne!
    Hoş olmaz bunların niyeti asla…

    Yalnız adam silahına güvenir,
    Ağırdan alır, kaygısız davranır.

    Nihayet kurtların sabrı tükenir,
    Yolcuyu yemek için yakın gelir.

    Yalnız adam diz çöker, nişan alır;
    Tüfek patlamaz, ter içinde kalır…

    Bir mermi değişir, tetik düşürür;
    Her defada aynı aksilik görür…

    Güvendiği silahı patlamamış,
    Artık işin sonu Allah’a kalmış…

    Tetik sesinden irkilen canavar,
    Aksiliği görünce geri döner:

    Yolcunun silahı olmuş bir sopa,
    İki aç kurtla bu gece ne yapa!

    Tüyleri diken olmuş, benzi solmuş;
    Sıcak bir ter basmış, şaşırmış kalmış…

    Canavarlar başlamış kıstırmaya,
    Önden, arkadan tipi estirmeye…

    Yolcu paltosunu yerde sürütmüş;
    Bu hamle iki kurdu az ürkütmüş…

    Yolcunun hamlesi boşa çıktıkça,
    Aç kurtlar saldırırmış daha sıkça…

    Bu ıssız gecede, bu çetin kışta;
    Artık işin sonu yok bu gidişle:

    Yalnız Adam canı dişine takmış;
    Aç kurtlar yemenin derdine bakmış…

    Önden ve arkadan kaptı kapacak;
    O an mucize belirir apaçık:

    Yolcumuz bu halde yolu tüketmiş,
    Köyünün yakınına kadar gitmiş:

    Bu durumu gören cesur bir Kangal,
    Yolcunun imdadına koşar derhal…

    Kangalı gören kurtlar hemen kaçar,
    Bir anda ordan toz olur uçarlar!

    Yalnız Yolcu derin bir nefes alır,
    Kangalın yüreğine şaşırıp kalır.

    Tehlike geçince yolcu yolunda;
    Çok geçmeden artık kendi evinde…

    Evde susar, hemen bir şey söylemez;
    Tüfeğin açılmadığını demez…

    Tüfeği alır, samanlıkta dener,
    Tüfek patlar, olanı yalan sanar…

    Derince düşünür, sonuca varır;
    Hatayı kışın ayazında görür:

    Zira keskin soğukta donmuş tüfek,
    Artık boşa gitmiş olanca emek.

    Olanları ev halkına anlatmış;
    Onu dinleyenler dilini yutmuş…

    Olayın şoku biter, heyecan geçer;
    Evdekiler sakin olmayı seçer…

    Ar sayar yastığına baş koymayı;
    Can borcundan unutur uyumayı…

    Yalnız Yolcu hanımını çağırır;
    Tavuk kesip yüzme emrini verir:

    Derhal tavuk kesilir, ayıklanır;
    Yolcunun ne yapacağı beklenir.

    Yolcu, tavuğuyla çıkar evinden,
    Giderken içini çeker derinden…

    Neden sonra ulaşır köpeğine,
    Tavuğunu hemen koyar önüne…

    Tavuk yerken akşamki cesur köpek,
    Yolcu sessiz seyreder bitene dek…

    Babamdan dinledim bu olanları;
    Yoksa kimse bilmezdi o anları…

    19 Ocak, 2018-BURSA

    Not: Yukardaki şiire konu olan olay, babamın yaşadığı gerçek bir olayın özetidir.

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    Kestanbol Macerası

    Ezine ilçesinin şirin bir diyarıydı,
    Çalışma hayatımın üç yılı orda geçti,
    O hayata katlanmak o günlerin karıydı;
    Rahatlığı değil de gerçek hizmeti seçti.

    Kapanmış bir okulun harabe binasında,
    Kaybolan cıvıl cıvıl günlerinin yasında,
    Umutlar yeşerirdi gönlünde, kafasında;
    Çalışıp didindi, okulu yeniden açtı:

    Binası onarıldı, araç-gereci geldi;
    Öğrenci eksiğini civar köylerden buldu;
    Fazla uzun sürmeden öğretmeni de oldu;
    Kestanbol’un okulu etrafa neşe saçtı…

    Artık okul açılmış, dersleri başlamıştı;
    Çevre-okul el ele, cehalet taşlamıştı…
    Öğrencileri güzel hayaller düşlemişti;
    Karanlığın yerinde nurdan bir şafak açtı…

    Zaman su gibi aktı, geldi ayrılık vakti;
    Ev-eşya toplandı, ahali ayağa kalktı;
    Kimi sesli ağladı, kiminden gözyaşı aktı;
    Ordan giden biz değil, bindiğimiz araçtı…

    Uzun bir zaman sonra buraya yolum düştü,
    Büyük bir heyecanla o ne müthiş gidişti;
    Kestanbol’a vararak ziyarete girişti;
    Eski ortam kaybolmuş, insanı bizden kaçtı…

    Ne bir dostumuzu bulduk, ne de tanıdık yüz;
    Dostumuz dünyadan göçmüş, kalmamış başka iz;
    Meraklı bakışlara hedef olduk orda biz;
    Kimi ilgiye aç, kimi geçmişe muhtaçtı…

    Fazla uzun sürmedi bu gariplik orada;
    Geriye dönüp gitmek vardı artık sırada;
    Çıkışa hazırlandık, çıkıp geldi araba;
    Vedasız bu çıkışta gözlerim hüzün saçtı…

    24 Aralık, 2017-BURSA

    Not: Yukarıdaki şiir, 19 Kasım, 2017 yılında Pazar günü, yeni adı “Uluköy” olan ve üç yıl müdürlük yaptığım Kestanbol’u otuz yıl sonra ailecek ziyaretimizden sonra yazıldı.

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    Abant Gölüne Doğru

    Bolu-Abant gezisi hayaliyle;
    Bursa’dan çıktık bizim ahaliyle:
    Oysa bizim beldeyi de överler;
    Bize cazip değil tanıdık yerler…
    Yenişehir İznik yolu yapılmış,
    Eski külfet bir kenara atılmış…
    Kimi ova, kimi dağı aşıp gittik,
    Bakımlı yolları erken tükettik…
    İznik’te göl ile ova karışmış,
    Cazibesi birbiriyle yarışmış…
    Pamukova dersen ayrı bir dünya,
    Hoş manzarasıyla sanki sardunya…
    Düzce’de kurulmuş pazara gittik,
    Hınca hınç pazar gezip nazar ettik…
    Müstahsil malın taşımış pazara,
    Manzara inşallah gelmez nazara…
    Öteberi aldık, çıktık oradan;
    Şükür ile hamdı versin yaradan…
    Yol boyu satıcı sergisi dolu,
    Sırada Adapazarı ve Bolu…
    Adapazarı’nda kabağın hası,
    Bolu’da da patatesin enfesi…
    Her birinden birer numune aldık,
    Manzara Cennet’i seyrine daldık:
    Mevla buraları övmüş yaratmış,
    İçine de bin bir çeşit renk katmış…
    Orman içlerine villalar konmuş,
    Seyre dalan gözün bakışı donmuş…
    Derede, tepede bahçeli evler;
    Korkuyu yutmuşmuş burada devler…
    Üretim, tüketimi çoktan geçmiş;
    Tembellik, yoksulluk buradan kaçmış…
    Göğün mavisiyle yerin yeşili,
    İlmek ilmek her tarafta aşılı…
    Ormanlık alanlar ufku kapatmış,
    Çeşit çeşit çamlar dal budak atmış…
    Çamlar arasından yolumuz geçer,
    Amansız yokuşlar garibi seçer…
    Deveboynu yoldan zirveye erdik,
    Çamlıbel Geçidi’nde mola verdik:
    Köroğlu burada kurarmış pusu;
    Titretirmiş Keleşler ’in korkusu…
    Ululemr dağa ferman gönderirmiş,
    Onlar: ”Ferman sizin, dağ bizim!” dermiş…
    “Çıktı delikli demir, mertlik bozuldu”
    Çok sürmedi eski düzen çözüldü…
    Miskin Yunus bu diyardan aşarmış;
    Bir hırkası, bir de abası varmış…
    Dervişliği doludizgin yaşarmış,
    Hayatına gülenlere şaşarmış:
    Yalın ayak, tel tel olmuş bir aba;
    Çalabı’na kavuşmakmış o çaba…
    Çıkınında bir avuç alıç varmış,
    Varınca Dergâha yüzünü sürmüş…
    Bu beldeden daha kimler geçmemiş?
    Her geçenin çiçeği de açmamış…
    Bazen Kırk Haramiler racon kesmiş,
    Hazan rüzgârları çok fena esmiş…
    Araba menzile hareket etti;
    Mazinin hayali orada bitti…
    Neden sonra kavşağına ulaştık,
    Levhada yazılı rakama şaştık:
    Altmış kilometre varmış yolumuz,
    Derin ağaçlık sağımız, solumuz…
    Tenha yollarda dere tepe gittik,
    Eh! Nihayet yolumuzu tükettik:
    Zirvenin sonunda bir geniş alan,
    Semayla simetri sanki bir umman…
    Bütün kar suları burada dinmiş,
    Acı çam yeşili içine sinmiş…
    Etrafında küçük sazlık oluşmuş,
    Yaban hayat hep buraya üşüşmüş…
    Kıyısında atlı fayton sefası,
    Tur atanda kalmaz yolun cefası…
    Geniş parkları, piknik alanları;
    Yâdımızdan hiç gitmez o anları…
    Konak yeri, lüks otelleri varmış,
    Buranın en gözdesi meğer karmış…
    Ağır kışın hükmündeki bu belde,
    Yer bulunmaz mevsiminde otelde…
    Bir de bir ahşap mescidi varmış,
    Suları gürüldeyerek akarmış…
    İçinde iki vakit eda ettik,
    Akşamleyin Abant’a veda ettik…
    Dönüşte de aynı yolu kullandık,
    Bu beldeden çıkışımıza yandık…
    Evimize gece yarısı döndük,
    O gün olanları bir rüya sandık…

    13 Aralık, 2017-BURSA

  • ŞİİRLER

    Yaprak Dökümü – Şiiri

    Ağaçları donatan o güzelim yapraklar
    Kimi havalarda, kimi yerlerde savrulur…
    Taze iken zümrüt renkli o güzelim şeyler
    Keyfi kaçık, benzi uçuk bir halde kıvrılır…

    Yapraklar uçan kâğıt para gibi her yerde;
    Bahçelerde, parklarda, yollarda, caddelerde;
    Kuşların yuvalarında, rögar çukurunda,
    Damdan dama, kiremit üstlerine savrulur…

    Kimi yolumuzun üstünde ayak basarız,
    Kimi dalından düşenlere bakıp geçeriz,
    Kiminin hışırtısından yorumlar yaparız,
    İnsan bu ya! Bazen “Derviş” olur avunur…

    Böyle hazandan hangi şair etkilenmedi?
    Hassas kalplerde etkileşim hiç tükenmedi…
    Şair BAKİ’den tut da Ahmet Haşim’e kadar;
    Yaprakları tazimle bağra basar savunur…

    4 Aralık,2017-BURSA