• ŞİİRLER

    Bahar Kokusu – Şiir

    Hiç kış yaşamadık ama Baharı özledik;
    Kuru dallar üstünde çiçekleri gözledik.
    Kuş seslerinin arasında bülbül sesini,
    Arının çiçeklerde gezişini özledik.

    Ilık rüzgârın verdiği bahar kokusunu,
    Toprakta olanca otun yerden kopuşunu,
    Çiçeklerden arıların polen kapışını,
    Bahar çiçeklerinin tozuşunu özledik.

    İnci tanesi gibi Nisan yağmurlarını,
    Çağlayarak akan suyun beyaz köpüğünü,
    Zirvelerde göze çarpan kar katmanlarını,
    Isınan havanın buz çözüşünü özledik.

    Tabiatın çiçeklerden bir taç takışını,
    Pamuk gibi kabaran toprağın dokusunu,
    Her derde deva otların nefis kokusunu,
    Bahar toprağının sürülüşünü özledik.

    Bahar rüzgârının saçları savuruşunu,
    Az da olsa Güneşin cildi kavuruşunu,
    Aşk hayatında kalplerin gizli vuruşunu,
    Kalpten sevenlerin göz süzüşünü özledik.

    Bahar mevsimi tıpkı gençlik çağına benzer:
    Her ikisi de göze ve gönle hitap eder,
    İkisinde de sıklıkla görülür derbeder,
    Sevenlerin kol kola gezişini özledik…

    6 Şubat,2018-BURSA

  • ŞİİRLER

    Yalnız Yolcu – Şiir

    Yolcu kış gününde çıkar evinden,
    Dost kapısını tıklatır derinden:

    Kavuşan iki dost başlar sohbete;
    Ev halkı da katılır muhabbete.

    İkram başlar, vakit hayli ilerler;
    Yalnız Adamın gitme vakti gelir.

    Yolcu vedalaşıp ayrılır köyden,
    Kış gecesinde korkmaz hiçbir şeyden

    Hani bir hikmet varmış ya her şeyde?
    Yol bozuk, kar çok, evi ayrı köyde…

    Gece yarısında, o ıssız yolda;
    Yolcu yolunda gider yalnız halde;

    Yolculuk zor geçer, yolu yarılar;
    Bir hışıltı duyar duymaz irkilir;

    Dönüp bakar, iki yabancı nesne!
    Hoş olmaz bunların niyeti asla…

    Yalnız adam silahına güvenir,
    Ağırdan alır, kaygısız davranır.

    Nihayet kurtların sabrı tükenir,
    Yolcuyu yemek için yakın gelir.

    Yalnız adam diz çöker, nişan alır;
    Tüfek patlamaz, ter içinde kalır…

    Bir mermi değişir, tetik düşürür;
    Her defada aynı aksilik görür…

    Güvendiği silahı patlamamış,
    Artık işin sonu Allah’a kalmış…

    Tetik sesinden irkilen canavar,
    Aksiliği görünce geri döner:

    Yolcunun silahı olmuş bir sopa,
    İki aç kurtla bu gece ne yapa!

    Tüyleri diken olmuş, benzi solmuş;
    Sıcak bir ter basmış, şaşırmış kalmış…

    Canavarlar başlamış kıstırmaya,
    Önden, arkadan tipi estirmeye…

    Yolcu paltosunu yerde sürütmüş;
    Bu hamle iki kurdu az ürkütmüş…

    Yolcunun hamlesi boşa çıktıkça,
    Aç kurtlar saldırırmış daha sıkça…

    Bu ıssız gecede, bu çetin kışta;
    Artık işin sonu yok bu gidişle:

    Yalnız Adam canı dişine takmış;
    Aç kurtlar yemenin derdine bakmış…

    Önden ve arkadan kaptı kapacak;
    O an mucize belirir apaçık:

    Yolcumuz bu halde yolu tüketmiş,
    Köyünün yakınına kadar gitmiş:

    Bu durumu gören cesur bir Kangal,
    Yolcunun imdadına koşar derhal…

    Kangalı gören kurtlar hemen kaçar,
    Bir anda ordan toz olur uçarlar!

    Yalnız Yolcu derin bir nefes alır,
    Kangalın yüreğine şaşırıp kalır.

    Tehlike geçince yolcu yolunda;
    Çok geçmeden artık kendi evinde…

    Evde susar, hemen bir şey söylemez;
    Tüfeğin açılmadığını demez…

    Tüfeği alır, samanlıkta dener,
    Tüfek patlar, olanı yalan sanar…

    Derince düşünür, sonuca varır;
    Hatayı kışın ayazında görür:

    Zira keskin soğukta donmuş tüfek,
    Artık boşa gitmiş olanca emek.

    Olanları ev halkına anlatmış;
    Onu dinleyenler dilini yutmuş…

    Olayın şoku biter, heyecan geçer;
    Evdekiler sakin olmayı seçer…

    Ar sayar yastığına baş koymayı;
    Can borcundan unutur uyumayı…

    Yalnız Yolcu hanımını çağırır;
    Tavuk kesip yüzme emrini verir:

    Derhal tavuk kesilir, ayıklanır;
    Yolcunun ne yapacağı beklenir.

    Yolcu, tavuğuyla çıkar evinden,
    Giderken içini çeker derinden…

    Neden sonra ulaşır köpeğine,
    Tavuğunu hemen koyar önüne…

    Tavuk yerken akşamki cesur köpek,
    Yolcu sessiz seyreder bitene dek…

    Babamdan dinledim bu olanları;
    Yoksa kimse bilmezdi o anları…

    19 Ocak, 2018-BURSA

    Not: Yukardaki şiire konu olan olay, babamın yaşadığı gerçek bir olayın özetidir.

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    Kestanbol Macerası

    Ezine ilçesinin şirin bir diyarıydı,
    Çalışma hayatımın üç yılı orda geçti,
    O hayata katlanmak o günlerin karıydı;
    Rahatlığı değil de gerçek hizmeti seçti.

    Kapanmış bir okulun harabe binasında,
    Kaybolan cıvıl cıvıl günlerinin yasında,
    Umutlar yeşerirdi gönlünde, kafasında;
    Çalışıp didindi, okulu yeniden açtı:

    Binası onarıldı, araç-gereci geldi;
    Öğrenci eksiğini civar köylerden buldu;
    Fazla uzun sürmeden öğretmeni de oldu;
    Kestanbol’un okulu etrafa neşe saçtı…

    Artık okul açılmış, dersleri başlamıştı;
    Çevre-okul el ele, cehalet taşlamıştı…
    Öğrencileri güzel hayaller düşlemişti;
    Karanlığın yerinde nurdan bir şafak açtı…

    Zaman su gibi aktı, geldi ayrılık vakti;
    Ev-eşya toplandı, ahali ayağa kalktı;
    Kimi sesli ağladı, kiminden gözyaşı aktı;
    Ordan giden biz değil, bindiğimiz araçtı…

    Uzun bir zaman sonra buraya yolum düştü,
    Büyük bir heyecanla o ne müthiş gidişti;
    Kestanbol’a vararak ziyarete girişti;
    Eski ortam kaybolmuş, insanı bizden kaçtı…

    Ne bir dostumuzu bulduk, ne de tanıdık yüz;
    Dostumuz dünyadan göçmüş, kalmamış başka iz;
    Meraklı bakışlara hedef olduk orda biz;
    Kimi ilgiye aç, kimi geçmişe muhtaçtı…

    Fazla uzun sürmedi bu gariplik orada;
    Geriye dönüp gitmek vardı artık sırada;
    Çıkışa hazırlandık, çıkıp geldi araba;
    Vedasız bu çıkışta gözlerim hüzün saçtı…

    24 Aralık, 2017-BURSA

    Not: Yukarıdaki şiir, 19 Kasım, 2017 yılında Pazar günü, yeni adı “Uluköy” olan ve üç yıl müdürlük yaptığım Kestanbol’u otuz yıl sonra ailecek ziyaretimizden sonra yazıldı.

  • GEZİ,  ŞİİRLER

    Abant Gölüne Doğru

    Bolu-Abant gezisi hayaliyle;
    Bursa’dan çıktık bizim ahaliyle:
    Oysa bizim beldeyi de överler;
    Bize cazip değil tanıdık yerler…
    Yenişehir İznik yolu yapılmış,
    Eski külfet bir kenara atılmış…
    Kimi ova, kimi dağı aşıp gittik,
    Bakımlı yolları erken tükettik…
    İznik’te göl ile ova karışmış,
    Cazibesi birbiriyle yarışmış…
    Pamukova dersen ayrı bir dünya,
    Hoş manzarasıyla sanki sardunya…
    Düzce’de kurulmuş pazara gittik,
    Hınca hınç pazar gezip nazar ettik…
    Müstahsil malın taşımış pazara,
    Manzara inşallah gelmez nazara…
    Öteberi aldık, çıktık oradan;
    Şükür ile hamdı versin yaradan…
    Yol boyu satıcı sergisi dolu,
    Sırada Adapazarı ve Bolu…
    Adapazarı’nda kabağın hası,
    Bolu’da da patatesin enfesi…
    Her birinden birer numune aldık,
    Manzara Cennet’i seyrine daldık:
    Mevla buraları övmüş yaratmış,
    İçine de bin bir çeşit renk katmış…
    Orman içlerine villalar konmuş,
    Seyre dalan gözün bakışı donmuş…
    Derede, tepede bahçeli evler;
    Korkuyu yutmuşmuş burada devler…
    Üretim, tüketimi çoktan geçmiş;
    Tembellik, yoksulluk buradan kaçmış…
    Göğün mavisiyle yerin yeşili,
    İlmek ilmek her tarafta aşılı…
    Ormanlık alanlar ufku kapatmış,
    Çeşit çeşit çamlar dal budak atmış…
    Çamlar arasından yolumuz geçer,
    Amansız yokuşlar garibi seçer…
    Deveboynu yoldan zirveye erdik,
    Çamlıbel Geçidi’nde mola verdik:
    Köroğlu burada kurarmış pusu;
    Titretirmiş Keleşler ’in korkusu…
    Ululemr dağa ferman gönderirmiş,
    Onlar: ”Ferman sizin, dağ bizim!” dermiş…
    “Çıktı delikli demir, mertlik bozuldu”
    Çok sürmedi eski düzen çözüldü…
    Miskin Yunus bu diyardan aşarmış;
    Bir hırkası, bir de abası varmış…
    Dervişliği doludizgin yaşarmış,
    Hayatına gülenlere şaşarmış:
    Yalın ayak, tel tel olmuş bir aba;
    Çalabı’na kavuşmakmış o çaba…
    Çıkınında bir avuç alıç varmış,
    Varınca Dergâha yüzünü sürmüş…
    Bu beldeden daha kimler geçmemiş?
    Her geçenin çiçeği de açmamış…
    Bazen Kırk Haramiler racon kesmiş,
    Hazan rüzgârları çok fena esmiş…
    Araba menzile hareket etti;
    Mazinin hayali orada bitti…
    Neden sonra kavşağına ulaştık,
    Levhada yazılı rakama şaştık:
    Altmış kilometre varmış yolumuz,
    Derin ağaçlık sağımız, solumuz…
    Tenha yollarda dere tepe gittik,
    Eh! Nihayet yolumuzu tükettik:
    Zirvenin sonunda bir geniş alan,
    Semayla simetri sanki bir umman…
    Bütün kar suları burada dinmiş,
    Acı çam yeşili içine sinmiş…
    Etrafında küçük sazlık oluşmuş,
    Yaban hayat hep buraya üşüşmüş…
    Kıyısında atlı fayton sefası,
    Tur atanda kalmaz yolun cefası…
    Geniş parkları, piknik alanları;
    Yâdımızdan hiç gitmez o anları…
    Konak yeri, lüks otelleri varmış,
    Buranın en gözdesi meğer karmış…
    Ağır kışın hükmündeki bu belde,
    Yer bulunmaz mevsiminde otelde…
    Bir de bir ahşap mescidi varmış,
    Suları gürüldeyerek akarmış…
    İçinde iki vakit eda ettik,
    Akşamleyin Abant’a veda ettik…
    Dönüşte de aynı yolu kullandık,
    Bu beldeden çıkışımıza yandık…
    Evimize gece yarısı döndük,
    O gün olanları bir rüya sandık…

    13 Aralık, 2017-BURSA

  • ŞİİRLER

    Yaprak Dökümü – Şiiri

    Ağaçları donatan o güzelim yapraklar
    Kimi havalarda, kimi yerlerde savrulur…
    Taze iken zümrüt renkli o güzelim şeyler
    Keyfi kaçık, benzi uçuk bir halde kıvrılır…

    Yapraklar uçan kâğıt para gibi her yerde;
    Bahçelerde, parklarda, yollarda, caddelerde;
    Kuşların yuvalarında, rögar çukurunda,
    Damdan dama, kiremit üstlerine savrulur…

    Kimi yolumuzun üstünde ayak basarız,
    Kimi dalından düşenlere bakıp geçeriz,
    Kiminin hışırtısından yorumlar yaparız,
    İnsan bu ya! Bazen “Derviş” olur avunur…

    Böyle hazandan hangi şair etkilenmedi?
    Hassas kalplerde etkileşim hiç tükenmedi…
    Şair BAKİ’den tut da Ahmet Haşim’e kadar;
    Yaprakları tazimle bağra basar savunur…

    4 Aralık,2017-BURSA

  • ROMANLAR,  ŞİİRLER,  TİYATRO ESERLERİ

    Kasım Günleri – Şiiri

    Yine geldi Kasım günleri
    Yaprakları savurarak,
    Ağaçları devirerek,
    Kara-kışa yol açarak…
    Kimi esti, kimi kesti;
    Kışa bir kapı açmaktı kastı…

    Bazen kasımpatılar açar,
    Çiçeklerin rengi uçar,
    Göçmen kuşlar gelir geçer,
    Üşüyenler kuytu seçer,
    Her şeyi bir telaş bastı…

    Anma ve kutlama günleri,
    Kasımın süsü nakışı…
    Lodosta savrulmak mı dersin,
    Kasımın mutat akışı…
    Kışlıkların giyilmesi,
    Evlerin ısıtılması,
    Canların kapı arkasına hapsi;
    Kaybolan yeşilliğin ardından tutulan
    Sanki bir yastı…

    Kasımın da güzelliği var,
    Pazarda balık bollaşır…
    Balıkçıların çığırtkanlığı, mukallitliği
    Her geçen hafta yozlaşır…
    Tepelere yağan karın görüntüsüyle
    Bir bakarsın Bursa güzelleşir…
    Pazarda hem yazlık hem kışlık zerzevat
    Sanki birbirini bastı…

    Pazarcılar abadan yelek giyinip,
    Büzülmeden çalışırlar…
    Müşteriler etikete bakarak,
    Bozulmadan gülüşürler…
    Malın fiyatı tutarsız olunca
    Alıcının yerinde yeller esti…

    Kasımın arkası güz, önü kış…
    İyiye alamet değil bu gidiş!

    2 Aralık, 2017-BURSA

  • ŞİİRLER

    Şiirlerim

    Önsöz –

    Bu kitapta çeşitli zamanlarda yazdığım şiirlerim toplanmaktadır. Bu şiirler milli şiirimizin örnekleri ile başlamış, edebiyatımıza dışarıdan gelmiş nazım şekillerinin bazılarını da ihtiva ederek devam etmiştir.

    Şiir hakkında söylenecek çok şey vardır. Ancak şiir hakkında ben ne söylersem söyleyeyim, verdiğim şiirler sonucu tayin edecek, belki de beni mahcup edecektir… Şiir işte böyle bir şeydir.

    Şair Abdülhak Hamit Tarhan “Birkaç Perişan Söz” adlı Makber Mukaddimesi’nde edebiyatımızda şaheser sayılacak ifadelerini kullanırken bir yerinde şöyle der: “ ……Bazen şair hiçbir şey söyleyemez, ayağının altına kalemi alır da kırar… Bütün bunlar birer şiirdir…” Demek ki şiir her şaire göre değişir.

    Şair Necip Fazıl Kısakürek’e bir genç muhabirimiz “Efendim şiir hakkında ne söylersiniz?” sorusunu sormuştu. Ciddi konularda hiç hoşgörüsü olmayan şairimiz celallenmiş ve arkasındaki kütüphane raflarını göstererek şunları söylemişti:”Hıh! Şiir mi? Ben şiir hakkında şu kütüphanenin raflarındaki kitapla kadar konuşurum…”

    Şiir bazı şairlere göre kafiye, bazılarına göre biçimdir. Bazılarımız onu halka hizmet eden bir araç görürüz; bazılarımız da sanat kaygısını çok ön planda tutarız.

    Şair Mehmet Akif Ersoy şiirde imanını ve şaşmaz dürüstlüğünü ön planda tutmuştur. Yahya Kemal Beyatlı ise engin kültürüyle, şiirin klasik rüzgârını da arkasına alarak yelken açmış ve engin denizlerde dolaşmıştır…

    Ahmet Haşim şiiri müphemiyetin doruğunda gezdirmiş; Faruk Nafiz Çamlıbel, Kemalettin Kamu, Orhan Seyfi Orhon yaşayan Türkçe ile milli heyecanlara ağırlık vermişlerdir.

    Tevfik Fikret şiirde “Leyzi Broke” havası estirmiş, aruzu yerli ölçü gibi kullanıp realizmi çok ön plana çıkarmıştır. Bu vadide daha sonra Nazım Hikmet şiirin nefis örneklerini vermiştir.

    Günümüzde pek çok şair geçmişin de etkisiyle şiir hayatına devam etmektedir. Hiçbir şiir ve şair yok ki geçmişten etkilenmemiş olsun. Bizim hocalarımızdan Prof. Dr. Haluk İpekten dersinde Fuzuli’yi anlatırken onun etkilerinin yüzyıllarca devam ettiğinden bahsederdi.

     Şiirde örnekler ne kadar mükemmel olursa etkileşim ile ortaya konan eserler de o kadar mükemmel olacaktır…

    Şiir bazen göze hoş gelme kaygısıyla sıkı bir disiplin içinde akıp gider; bazen de duyguların seline kapılır, rüzgârın önündeki kuru bir yaprak gibi oradan araya sürüklenir durur. İşte bunların her ikisinde de şiirden asgari esintiler olmalıdır… Bazen ne tek nazım, ne de olabildiğince serbestlik şiiri şiir yapamaz. Şiirin şiir olması için balın kırk imbikten geçmesi gibi bir çalışma ve titizlik olmalı; şiirin genel çerçevesini hiçe sayacak keyfiliklere asla yakın gidilmemelidir…

    Bu kitapta karşılaşacağınız şiirler edebiyatımızın nadide şiirleri içinde olmasa da, bir eseri ihtiva etmiş olmaları nedeniyle hoş görüleceklerdir umudundayım.

  • BİYOGRAFİLER,  DENEMELER

    Memleketname

    Daha önce yazıp bastırılan Memleketname, bazı bilgilerin zamanla değişmesi ve içeriğine bazı ilavelerin yapılması için yeniden ele alındı.

    Bu eserde, genellikle1900’lü yıllardan iki binli yıllara kadar yaşayıp hafızamda iz bırakmış şahsiyetleri bulacaksınız. Bu şahsiyetler uzun zaman halk kahramanı, halkın gözdesi olmuş, ya da halkın maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap vermiş ünlü kişilerdi.

     İşte bu değerli şahsiyetleri anmak, kayda geçmek,  onlara olan vefa borcumun gereği olarak düşünüldü.  Ancak uzun bir aradan sonra yapılan bu çalışmada meydana gelmiş kusurları hoş göreceğinizi umarım.

    Memleketname, şair Nedim’in Divan’ı gibi: “Doyumluk değil, tadımlıktır.” anlayışıyla kaleme alındı. Memleketname adı geçen şahsiyetlere ait bilgilerin tamamını kapsamaktan uzak; daha ziyade o kişilerin karakterleri, iç dünyaları, hikmetleri, sosyal yönleri gibi özelliklerinin özetini içerecektir.

     Memleketname bir hatıra – biyografi olarak bir yörenin yaklaşık yüz yıllık tarihine ışık tutacak; gelecek nesillere bir belge sunma özelliğini de taşıyacaktır. Gelecek kuşaklar bu eserde atalarıyla tanışacaklar, onlarla övünme imkânı bulacaklar. Yine bu eserde bir memleketin her karakterden insanını bulacaklar; kulaktan dolma bilgilerin yerini belgeler almış olacak.

    Bizim geçmişimizde, tarihe geçme, kayda alma ya hiç yapılmamış, ya da uzun bir zaman sonra yapılmış: Türkler ‘in en eski tarihini Çin kaynaklarından öğrenmek zorunda oluşumuz bu yüzdendir.

     Yazılı ilk belgelerimiz olan Göktürk Kitabelerini sürgündeki bir İsveçli subay olan Thomsen okuyup bilim dünyasına tanıtmıştır.

     Osmanlı döneminde şair ve yazarları ancak l5.yüzyıldan itibaren yazıya geçirmeyi düşünmüşüz. Bu işin başlangıcında Sehi Bey adındaki bir tezkereci, şair ve yazarlardan memleketini bilmedikleri için “Herhalde o da Kastamonuludur…” demek suretiyle o kişiyi kendi memleketine mal etmiştir.

     Yine kayda geçirme konusundaki başa bir ilgisizliğimiz Yunus Emre’de kendini göstermiş: Uzun zamanda, pek çok yerde ortaya çıkmış ve yaşamış birçok şahsiyete ait şiir-esas banileri dururken- tek bir Yunus’a mal edilmiştir…

    Bütün bunları yazmaktan kastım milletimizi kötülemek değil, acı gerçekleri hatırlatmaktır. Bizim önemli zaaflarımızdan biri unutkanlığımızdır: Bu konuda Gerek Göktürk Kitabelerinde, gerekse Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesinde değinilip acı olayları ve önemli yanlışları gelecek nesillerin unutmaması gerektiği öğütlenmiştir.

               Memleketname ilgili olduğu yörenin tamamını içerememektedir. Esasen buna da imkân yoktur. Böyle bir eseri yazmak için ciltler dolusu eserler ortaya çıkar ki bu da bir kişinin gücünü aşar.

    İşte bunun içindir ki MEMLEKETNAME özürlü bir tıfıl ama yanakları al al… MEMLEKETNAME çok renkli bir tablo ama konusu muamma… MEMLEKKETNAME iyi nağme yapan saz ama akortsuz… MEMLEKETNAME bir anıt ama takdiri kıt… Kısacası, MEMLEKETNAME kuyuya üflenmiş sır ama yankısı kısır…

  • EĞİTİCİ ESERLER,  ŞİİRLER

    Ağaçkakan İle Karınca – Çocuk Masalı

    Bir varmış, bir yokmuş;
    Evvel zaman içinde,
    Kalbur saman içinde
    Ormanın birinde bir Ağaçkakan
    Ağaçları hem deler hem de gürültü yaparmış.
    Ormanda bulunan diğer canlılar
    Ağaçkakana fena kızarmış.
    Ağaçkakan da hiç aldırış etmezmiş.
    Bizim sorumsuz Ağaçkakan gene başlamış işe;
    Taka tak taka tak! Devam etmiş gidişe…
    Nihayet karıncanın canına tak demiş,
    Ağaçkakana ders vermeye ant içmiş:
    Karınca usulca tırmanmış ağaca,
    Varmış Ağaçkakanın yanına;
    Alttan alıp konuşmaya başlamış:
    “Bak Ağaçkakan kardeş! Bizi hep rahatsız ediyorsun,
    Oysaki orman hepimizin ortak malı.
    Sen Allah’tan korkmaz mısın?
    Kuldan utanmaz mısın?
    Bundan böyle artık kimse kimseyi rahatsız etmesin;
    Hem o güzelim ağaçları da didikleme öyle!
    Haksızlığım varsa hemen söyle!”

    Ağaçkakan durmuş, düşünmüş,
    Öfkeyle kanadını vurmuş,
    Karıncayı ağaçtan yere savurmuş.
    “Bak ikinci defa gelirsen yanıma
    Fena kıyarım canına!
    Hadi toz ol buradan,
    Ayakaltında dolaşma,
    İşime de karışma!”

    Çaresiz kalan karınca komşularına gitmeye karar vermiş:
    Kaplumbağaya gitmiş, fakat o kabına çekilmiş.
    Yılana yalvarmış, ondan “Tısss” cevabını almış…
    Solucan “Yerin içinde ben ses duymuyorum, bana ne!” demiş,
    Fare “Benim acele işim var.” diye başından savmış,
    Kelebek “O beni yemeye kalkışır! Benden vazgeç.” demiş.
    Sincaba derdini anlatmış, o da: ”İkimiz küsüz!” demiş.
    Sonra tilki kardeşi aramış, bulamamış;
    Çakala gitmiş, derdini dinletememiş;
    Ayıya gitmiş laf anlatamamış,
    Kurt kardeş ise sabah uykusunda mışıl mışıl uyuyormuş;
    Aslana gitmiş fakat dili tutulmuş konuşamamış…
    En sonunda Kartal kardeşini aramış bulmuş;
    İki gözü iki çeşme ağlamış,
    Ağaçkakanı şikâyet etmiş…
    Kartal saygıyla dinlemiş ve sonunda kararını vermiş:
    “-Bana o saygısızı gösterir misin?” demiş.
    Karınca aklını kullanmanın yolunu bilmiş:
    “-Bak Kartal kardeş! Şu an bir ses geliyor ya!
    İşte o ses onun sesidir.” demiş
    Kartal, sese doğru hemen süzülmüş;
    Ağaçkakanın yanına konmuş,
    Ağaçkakan bir anda donmuş…
    Sonum geldi sanmış…
    Kartal, bir Hâkim edasıyla:
    “-Seni küstah seni,
    Fazla yorma beni;
    Karıncadan özür dile,
    Artık kimseye çektirme çile…
    Yoksa pençeme alırım seni,
    Kopartırım enseni…”

    Ağaçkakan bakmış ki bu işin sonu yok,
    Komşularından özür dilemiş, hem de çoook.
    Artık ne ağaçları didiklemiş,
    Ne de kimseyi rahatsız etmiş…

  • ŞİİRLER

    Kendi Evim – Şiiri

    Oturduğum ev artık kendi evim,
    Ne kira sorunu,
    Ne de ev sahibi derdi,
    Hepsine “Paydos!” dedim…

    Uykuya dalarken kafam karışık değil,
    Kapısını açıp örterken hiç değil…
    Duvarına tablo asılacakmış, dert mi yani;
    İstersem onluk çiviyle asarım…
    Eve misafir gelecekmiş, gelsin artık…
    Evimde fazla insan olacakmış, kime ne?
    Bundan böyle hesap vermeden yaşayacağım…

    Zilim günde yüz defa çalsa da,
    İçlerinde ev sahibi yok artık…
    Zaman zaman haddi aşsam da,
    İhtarı vicdanımdan alacağım…
    Artık kendi evimde,
    Kendi mekânımda,
    Saltanat(!) süreceğim…

    Ev kolay mı oldu dersiniz?
    Hiç kolay olmadı:
    Eleman derdi, kaynak darlığı;
    Çocuklarımın bitmez isteği,
    Belediyenin asıp kestiği,
    Nefesimizi daralttı,
    Cesaretimizi köreltti,
    Saçımızı ağarttı,
    Evimde bu şartlar altında oturacağım…

    “Zahmetsiz rahmet olmaz”mış…
    İşte şimdi anlaşıldı,
    Olur, bir dert,
    Olmaz, bir başka dert…
    Gıptayla bakan bunu da bilsin,
    Avantayla mal sahibi olunacağını
    Kafasından silsin.
    Bu hakikati herkese anlatacağım…

    29 Kasım, 2017 BURSA